İnsanın erdemlerini unutup dünyayı yalnızca kendi etrafında dönen bir pazar yeri gibi görmesinin en acı özetidir: Vefa ve Cefa
Bu iki kavram, insanın "işine yaradığı sürece" değer veren, işlevi bitince de acımasızca yüz çeviren faydacı doğasını çok net resmediyor.
İnsanoğlunun en derin çelişkilerinden birine, saf bir menfaatçiliğe karşı doğanın ve dilsiz canlıların karşılıksız teslimiyetine (vefa) çok çarpıcı bir ayna tutarak mevzuya girelim...
İnsanın, yazın sıcağında sığınağı olan, gölgesinde nefeslendiği ağacı, mevsim değişip kendi ihtiyacı (ısınmak) ön plana çıkınca hiç gözünü kırpmadan kesip yakması bir vefasızlık örneği değil mi... Burada ağaç mutlak vericiliği ve teslimiyeti, insan ise anlık ihtiyacına göre şekillenen vefasızlığı temsil ediyor.
Gençliğinde ve gücünün zirvesindeyken sırtından yük indirilmeyen eşeğin, o dilsiz canlının, takati kesilince "azat edilmek" kılıfı altında aslında açlığa ve kimsesizliğe terk edilmesi bir başka misal.... Onu "boş yere beslememek" hesabı, merhametin yerini soğuk ve hesapçı bir kibrin aldığının en somut kanıtı.
Klasik edebiyatımızda ve felsefi düşüncede insanın bu çiğ hali sıkça eleştirilir. İnsan, "nisyan" (unutkanlık) ile maluldür derler; kendisine yapılan iyiliği ve sunulan hizmeti çabuk unutur. Vefa, kalpte taşınan bir sır olmaktan çıkıp sadece işleyişi sağlayan ticari bir araca dönüştüğünde, geriye sadece cefa kalır.
İnsanın doğaya ve emrindeki canlılara karşı gösterdiği bu faydacı tavrın temelinde nisyan ve nefsaniyet yatıyor; ki bu fıtratındaki o zor iflah olan eksikliktir...
İnsanın fıtratındaki nisyan (unutuş) ve terbiye görmemiş nefsaniyet, onu sadece çevresine değil, kendi hakikatine de kör eden asıl marazdır. Nefs, dünyadaki her şeyi yalnızca kendi varlığını sürdürmek veya yüceltmek için bir "araç" olarak gördüğünde, vefa kelimesi anlamını yitirir.
Bu faydacı ve bencil eğilimin, hayatın farklı sahnelerindeki diğer çarpıcı yansımalarına şu örneklerle bakabiliriz:
Yıllarca kuraklıkta can suyu olan, etrafına hayat veren kuyu, insan daha gür ve tatlı akan bir pınar bulduğunda anında terk edilir. Hatta sadece terk edilmekle kalmaz, içine taş atılır, körlenir. Suyun geçmişteki kıymeti, nefsin yeni hevesi karşısında bir anda hiçliğe dönüşür.
Toprak; tohumu saklar, ağacı besler, insanı doyurur. Klasik deyişle, bağrı kazmayla deşilse bile insana karşılık olarak gül sunar. Ancak ıslah edilmemiş nefs, toprağın bu mutlak vericiliğine onu zehirleyerek, betonlaştırarak ve sırf daha fazla dünyalık kazanç uğruna özünü kurutarak cevap verir. Toprak mutlak vefadır; insanın bitmek bilmez hırsı ise salt cefa.
Yıllarca kapıda nöbet tutan, bedel gözetmeksizin sürüyü tehlikelere karşı canı pahasına koruyan sadık köpeğin kaderi de eşekten farklı değildir. Yaşlanıp gözleri ferden düşmeye, burnu koku almamaya başladığında o güne kadarki tüm sadakati unutulur. Nefsaniyet hemen devreye girer: "Artık işe yaramıyor." Ya bir dağ başına terk edilir ya da bir köşede bir kap suya muhtaç bırakılır.
Aynı döngü insan ilişkilerinde de işler. Bir talebe veya çırak, ustanın dizinin dibinde yıllarca demlenir, bilginin ve mesleğin tüm sırlarını alır. Ancak kendi ayakları üzerinde durmaya başladığında, o ustalığı tamamen kendi dehasının eseri zanneder. Geçmişin emeği ve sabrı, bugünün kibrine yenik düşer; ustasına sırt çevirir.
Hâsılıkelam; insanın yeryüzündeki serüveni, fıtratındaki nisyan ile terbiye edilmemiş nefsinin elinde şekillendiği müddetçe, kâinata sunduğu yegâne mahsul cefa olmaya devam edecektir. Gölgesinde serinlediği ağacı yakmaktan, kahrını çeken dilsiz canlının hakkını gasp etmeye ve can suyu olan kuyuyu köreltmeye kadar uzanan bu vefasızlık silsilesi, aslında insanın kendi hakikatine ihanetinden başka bir şey değildir. Her varlığı yalnızca kendi dünyevi menfaatinin bir nesnesi olarak gören bu kibirli körlük aşılamadıkça; vefa sadece lügatlerde kalan nostaljik bir kelime, dünya ise nefsin tahakkümü altında inleyen koca bir enkaz olmaya mahkûmdur.
İnsanın asıl kurtuluşu ve mertebesi, eşyaya ve canlıya fayda gözüyle bakmayı bırakıp, kâinattaki her zerreye edep, hürmet ve minnetle yaklaşabildiği o derin vicdani uyanışta gizlidir.
