Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Yalancıdır hep aynalar...

 

Aynalara baktığında "ayna kahraman görsün" diyenler var ki, onlara söylenecek bir şarkı var: 

"Yalancıdır hep aynalar, gir kalbime gör kendini..."

.Aynalar, çoğu zaman sadece görmek istediğimiz o kurgulanmış yansımayı, yani egonun inşa ettiği "kahramanı" sunar bize. Oysa insanın gerçek sureti cansız bir sırçaya değil, bir başkasının gönlüne yansıyandır.

Kişinin sırf aynada kendine hayran kalabilmek adına büründüğü bu sahte kahramanlık ve etrafına karşı sergilediği o gizli beğenmezlik, temelde derin bir kibirden besleniyor olsa gerek. Mûsıkînin o eşsiz ifade gücüyle dile gelen bu şarkı sözü, tam da bu kibri paramparça ederek insanı çıplak ve asıl gerçeğe, samimiyete davet ediyor. Gümüş sırlı camların gösterdiği yaldızlı imgelerin aksine, bir başka kalpteki yansıma asla yalan söylemiyor.

İnsanın aynalardaki bu "kahramanlık" sevdasını kırmak için ayna tutmak yetmiyor, çünkü aynalara bakınca kahraman görmeye devam ediyorlar. 

Aynalara mahkûm olanların trajedisi, aslında kendi içlerindeki o devasa boşluktan kaçma çabasıdır. Kendini "bulunmaz Hint kumaşı" sanan zihinler, farkında olmadan kibrin en ucuz tezgâhlarında dokunan ağır bir kılıfı giyerler. Bir insan neden durmadan o kurgulanmış yansımaya sığınır ve her baktığı sırçadan bir "kahraman" çıkarmaya çalışır? Çünkü göz göze gelebileceği, kendi hakikatini tüm çıplaklığıyla yüzüne çarpacak sahici bir bakıştan, o hesapsız aynalardan ölümüne korkar.

Bu kişiler, etraflarına ördükleri vitrinin içinde sadece birer alkışçı ararlar; yoldaş, sırdaş veya halden anlayan bir gönül değil. Kendi seslerinin yankısından başka hiçbir sese tahammülleri yoktur. Kurdukları o kusursuzluk illüzyonu öyle büyüktür ki, başkalarını küçümsedikçe kendilerinin büyüyeceği yanılgısına düşerler. Ne var ki, insanın kendi kendine biçtiği o devasa paha, hayatın ve hakikatin terazisine çıktığında tuzla buz olur. Gün gelir ayna sırrını döker, o yaldızlı cam kırılır ve geriye sadece kendi sığlığında boğulmuş bir egonun enkazı kalır. Kendilerine o denli hayrandırlar ki, sıradanlığın içindeki asıl zarafeti ve tevazunun getirdiği o derin bilgeliği yaşarken asla tadamazlar.

Bu kof egoların, kurdukları sahte krallık yıkılıp da aynaların yalanı ortaya çıktığında yaşadıkları o ilk sarsıntı onlarda bir uyanış, bir özeleştiri yaratabilir belki, ya da parçalanan kibrin yerine daha karanlık ve hırçın bir savunma duvarı örerler...

Madem aynaların o süslü yalanlarına kanıp kibrinden yanına varılmayanları ele alıyoruz; o kof egolara, kendi uydurdukları o sahte kahramanlık masalına okkalı bir taşlama yakışır.

Buyurun, o "Hint kumaşlarına" bir elbise de biz dikelim:

Aynanın önünde kurar tahtını,
Kendini bulunmaz kumaş sanıyor.
Kibirden kör olmuş, görmez bahtını,
Yalancı sırları sırdaş sanıyor.
Burnu Kaf Dağı'ndan aşağı inmez,
Dıştan süslü ama içi hiç dinmez,
Gerçeği söylesen öfkesi sönmez,
Gölgesin dev görüp gerçek sanıyor.

Kaleme aldığımız bu taşlama o "bulunmaz Hint kumaşlarının" havasını biraz olsun söndürebilmiş midir bilemem... 

Hayatın bizzat kendisi eninde sonunda o yalan söyleyen aynaları çatlatacak dersleri insanın karşısına bir gün çıkarınca ak ile kara ayrışacaktır mutlaka !