Türküler lisanı, lisan milleti yaşatır. Şairler; lisanın kelâm mimarı, ozanlar ise kelâm tuğlaları ile lisan binasını inşâ eden ustalarıdır....
Bu bina, öyle bir binadır ki harcında feryat, neşe, hasret ve vatan toprağının kokusu vardır. Zamana meydan okuyan bu muazzam yapının her bir odasında, bir milletin hafızası saklıdır.
Şairin kalemi kâğıda mühür vururken, ozanın mızrabı tellere can verir. Biri kelimeleri nakış gibi işler, diğeri o nakışı bir çığlık, bir ağıt ya da bir güzelleme olarak gönüllere indirir. Onlar olmasaydı; ne Karacaoğlan’ın sevdası bugüne taşınır, ne Yunus’un nefesi çağları aşar, ne de Âşık Veysel’in sadık yâri toprağı tanırdık.
Kelâmın sesi, milletin nefesidir...
Şairlerin kelâm mimarıdırlar. Dili kurallarla, derin anlamlarla ve estetikle yoğurarak geleceğe taşır. Zihnin ve ruhun sınırlarını çizerler.
Ozanların tuğlaları kelamı gönüllere nakşederek lisanı nesiller boyu kalıcı hale getirir. O dili halkın bağrına, sazın teline ve en önemlisi günlük yaşamın en sıcak köşesine yerleştirir. Dili soyut bir kavram olmaktan çıkarıp yaşayan bir organizmaya dönüştürür.
"Türkülerini kaybeden bir millet, hafızasını ve en nihayetinde lisanını kaybetmeye mahkûmdur."
Eğer bugün Türkçenin bayrağı dalgalanıyorsa ve bu lisan hâlâ en derin duyguları en yalın haliyle anlatabiliyorsa; bu, o mimarların ve ustaların bıraktığı sağlam temel sayesindedir. Lisanı yaşatmak, o binayı yıkılmaktan korumak ve her bir türkünün çağrısına kulak vermekle mümkündür. Çünkü lisan sustuğunda millet uyur, türküler sustuğunda ise millet ölür.
Lisanın bina edildiği o muazzam yapıda şair mimar, ozan usta; "mûsıkî, o binanın ruhu ve içindeki sestir." Kelâm, mûsıkînin kanatlarında uçtuğu zaman sadece kulaklara değil, doğrudan ruhun en derin dehlizlerine ulaşır.
Mûsıkînin bu büyük inşadaki rolü birkaç temel sütun üzerine oturur:
Kelâmı ebedî kılan bir muhafızdır mûsıkî...
Söz uçucudur; fakat mûsıkî ile birleşen kelâm, zamanın yıpratıcı etkisine karşı zırh kuşanır. Bir şiir okunup unutulabilir, ancak o şiir bir "makamın" ya da bir "ezginin" kalıbına döküldüğünde hafızalara çakılır. Yüzyıllar önce yazılmış bir güfte, bugün bir Nihavent ya da Rast nağmesiyle, bir bozlak, barak, uzun hava ya da kırık hava ezgisiyle can bulduğunda, zaman perdesi ortadan kalkar.
Mûsıkî, lisanı ve kültürü nesiller boyu taşıyan en güvenli gemidir, manayı derinlere nakşeden bir sanattır mûsıkî...
Kelimelerin bittiği, lügatlerin çaresiz kaldığı yerler vardır. İşte orada mûsıkî devreye girer. Kelâmın anlattığı hikâyeye; perdenin, tınının ve ritmin estetiğini katar. Sözün düz anlatımını soyut bir boyuta taşır; neşeyi coşkuya, hüznü bir iç çekişe dönüştürür. Mûsıkî, harflerin arasına gizlenmiş olan "özü" (manayı) görünür kılan bir aynadır.
Milletin ortak kalp atışının itidali ve ritminde mûsıkî mühim bir role sahiptir.
Her milletin kendine has bir yürüyüşü, bir iç ritmi vardır. Bizim coğrafyamızın ritmi de mûsıkîsinde gizlidir. Ozanın bağlamasındaki tezeneden, klasik mûsıkîmizin en ağır usullerine kadar her nağme, milletin ortak sevincini ve kederini düzenler. Toplumu aynı hissiyatta buluşturarak kütleyi "millet" yapan görünmez bir çimentodur.
"Kelâm binasının tuğlalarını şairler ve ozanlar koyar; mûsıkî ise o binaya can üfleyerek onu yaşayan bir mabede dönüştürür."
Mûsıkî olmadan lisan eksik, lisan olmadan da mûsıkî sessiz kalır. Bu ikilinin evliliği, bir milletin estetik seviyesinin ve ruh dünyasının en somut göstergesidir.
Sağlık ve safâlıkla kalınız, kulaklarınızda nağme ve ezgiler hiç eksilmesin...
