"Şirazesi kaçmış cemiyyet yazıları" serimizin üçüncü durağında, meselenin kalbine, yani bireyin ahlâki zeminindeki sarsıntıya iniyoruz. Toplumsal vitrinlerden, eğitimden ve dilden bahsettik ama tüm bu yapıları ayakta tutan asıl temel, insanın ahlâki duruşudur. Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, basit bir yozlaşmadan ziyade; erdemin zafiyet, çıkarın ise zeka olarak pazarlandığı derin bir ahlâki çürümedir.
Köpek ve İnsan Metaforu Üzerinden Bir Okuma
Bu çürümeyi en çıplak haliyle görebilmek için, sadakat ve vefa kavramlarını köpek ve insan metaforu üzerinden ele almak gerekir. Felsefe tarihi ve edebiyat boyunca insanın kibrine, kurnazlığına ve çıkarcılığına karşı; köpeğin o saf, içgüdüsel sadakati hep bir ayna olarak kullanılmıştır. İnsan, akıl ve irade sahibi olmakla övünürken; bu melekelerini çoğu zaman hesapçılık, riya ve gizli ajandalar için kullanır. Oysa bir köpeğin dünyasında sevgi pazarlığa tabi değildir; sadakati bir sözleşmeye, vefası bir menfaate dayanmaz.
Modern insanın her ilişkiyi gizli bir ticari ortaklığa dönüştürdüğü bu çağda, köpeğin beklentisiz bağlılığı adeta ahlaki bir tokat gibi yüzümüze çarpmaktadır. İnsanın insanla kurduğu bağın pamuk ipliğine, daha doğrusu "çıkar ipliğine" bağlı olduğu bir düzlemde, sadakatin gösterdiği o hesapsız ve asil duruş, insanın doğasındaki bozulmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer.
Çıkar Dili ve Vefanın Vefatı
Bugün ahlâki çürümenin en belirgin semptomu, ilişkilerdeki "çıkar dilinin" normalleşmesidir. Dostluklar, yandaşlıklar, yoldaşlıklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar ve hatta en mahrem bağlar bile "Bana ne faydası var?" sorusunun soğuk duvarlarına çarpıp ufalanıyor. Vefa, içi boşaltılmış bir kelime; sadakat ise ancak menfaat sürdüğü müddetçe sahnelenen bir nezaket oyunundan ibaret hale geldi.
Bu sahtelik panayırında, insanın kelimelerle inşa ettiği o devasa yalan mekanizmasına karşı, dilsiz bir köpeğin gözlerindeki sahicilik, felsefi bir manifesto kadar güçlüdür. Tolstoy'un ya da Pascal'ın insan doğasındaki karanlık dehlizleri ve kibri tarif ederken duydukları o derin hayal kırıklığını, bugün en sıradan insan ilişkilerinde bile iliklerimize kadar hissediyoruz. İnsan, doğadan kopup modernleştikçe erdemlerini de beton blokların arasına gömmüştür.
Çürümenin Aynasındaki Yüzümüz
Bizim "tepemizin atık" olması, işte bu riyakârlığadır. İnsanın, kendi elleriyle yıktığı ahlâki zeminin enkazı üzerinde, hiçbir şey olmamış gibi kibirle gezinmesinedir. Ahlâki çürüme, dışarıdan gelen bir virüs değil; insanın kendi içindeki o saf, hesapsız ve vefalı özü öldürmesiyle başlayan bir çöküştür.
Sözün özü; aklını kurnazlığa, kalbini çıkara teslim etmiş bir toplumda, insan kalmanın bedeli ağır, yalnızlığı ise kaçınılmazdır.
Devam edecek...
