Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Temmuz 2026 Cuma

Üzümün çöpü, armudun sapı meselesi...

Kimileri üzüm yer kimileri armut; kimilerine de üzümün çöpü, armudun sapı kalır...

Oysa bilmezler ki o çöp, meyveyi asmaya bağlayan umuttur; o sap, toprağın can suyunu ağaca taşıyan köprüdür.

Hayatın sofrasında adalet her zaman eşit dağıtmaz rızkını. Kimi zahmetsizce uzanıp en tatlı meyveyi dalından koparırken, kimi sadece o ağacın gölgesinde beklemekle yetinir, başkalarının şölenini uzaktan izler. Ancak en büyük yanılgı, hayatın sırrının yalnızca o tatlı meyveyi yemekte saklı olduğunu sanmaktır.

Çünkü üzüm yenir, armut biter; lezzeti damakta, posası toprakta kaybolup gider. Fakat elinde yalnızca çöpü ve sapı kalanlar, yokluktan var etmeyi, sabretmeyi ve toprağın dilinden anlamayı öğrenir. Gün gelir, ellerinde kalan o küçücük sapı toprağa ekerler; o atılmış çöp ile kendi yüreklerindeki ateşi harlarlar.

Nihayetinde mevsimler döner, devran değişir. Mesele ne yediğin üzümdür, ne de kopardığın armut. Asıl mesele, hayat sofrasından kalktığında payına düşen o çöpü ve sapı neye dönüştürdüğündür. Kimi elindekine bakıp yalnızca kederlenir, kimi ise ondan yepyeni bir bağ yetiştirir.

Bir de evhamlılar, hiç bir şeyi beğenmeyenler için bir tabir kullanılır: "üzümün sapı armudun çöpü"ne bakan ayazda kalır... bu hayat sofrasında bunların gözleri ne meyvenin bereketini görür ne de toprağın mucizesini. Onlar, kusursuzluğun peşinde koşarken elindeki nimetin sıcaklığını avuçlarından kaçıranlardır.

"Üzümün sapı var, armudun çöpü" diyerek her güzele bir kulp bulanlar, aslında hayatın en temel kuralını gözden kaçırırlar: Doğada hiçbir şey pürüzsüz, hiçbir varlık dikensiz ve hiçbir sevinç bedelsiz değildir.

Evhamlı bir kalp, daima bir "ama"nın ardına saklanır. En güneşli günde bile yağmur arar, en tatlı anların üzerine şüphe bulutları çeker. Mükemmeli ararken, elindeki o güzelim "iyi"yi de ziyan eder. Oysa sevmek, bir yola çıkmak, bir insanı tanımak veya bir lokmayı paylaşmak, biraz da o sapı ve çöpü görmezden gelebilmektir. Hayatı, içindeki o ufak tefek pürüzleriyle, kusurlarıyla kabul edebilme cesaretidir.

Ve nihayetinde, o ince hesabı yapanlar gün gelir "ayazda kalır".

Neden mi? Çünkü onlar en lekesiz üzümü, en sapsız armudu beklerken bağbozumu çoktan bitmiş, sonbahar rüzgarları yerini kışın dondurucu soğuğuna bırakmıştır. Herkes nasibini alıp, heybesini doldurup sıcacık evine çekildiğinde; o evhamlı ruh, bomboş kalmış dalların arasında, kendi yarattığı o kusursuzluk beklentisinin içinde titreyerek kalakalır. Eli boştur, çünkü pürüzsüz bir hayat ararken, yaşamayı unutmuştur.

Çoğu zaman o bitmek bilmeyen "beğenmezlik" halinin ve kusur arayışının kökleri, derinlerde yatan bir kibre uzanır.

Hayatı ve insanları bir türlü beğenemeyenlerin iç dünyasında genellikle şu iki temel yanılgı yatar:

Egonun "En İyisi" Yanılgısı... Kibir, insana sürekli olarak "Sen her şeyin en kusursuzuna, en pürüzsüzüne layıksın" diye fısıldar. Bu fısıltıya kanan kişi, sunulan nimeti veya karşısına çıkan insanı olduğu gibi kabul etmeyi kendi değerine düşürülmüş bir gölge gibi görür.

Kusuru Dışarıda Arama Kolaylığı...Kibirli bir ruh, kendi içindeki eksikliklerle yüzleşmekten kaçınır. Bunun yerine projektörü sürekli dış dünyanın "sapına ve çöpüne" çevirir. Bir şeyi veya birini küçümsemek, aslında suni bir şekilde kendini yüceltme çabasıdır.

Fakat bu kibrin ardında, dikkatli bakıldığında çok daha kırılgan bir duygu daha göze çarpar: Korku.

Bazen o aşırı seçicilik ve hiçbir şeyi beğenmeme durumu, hayata karışmaktan, hata yapmaktan veya incinmekten ölesiye korkan bir kalbin en kalın kalkanıdır. Bir şeyde kusur bulmak, o şeye bağlanmamak veya o yola girmemek için üretilmiş en güvenli bahanedir. Kibir gibi görünen o sert duruşun arkasında, "Ya denersem ve hayal kırıklığına uğrarsam?" diyen evhamlı bir savunma mekanizması çalışır.

Ancak kökeni ister başkalarını küçümseyen bir kibir, ister incinmekten korkan bir evham olsun; sonuç değişmez. O kalın duvarların ardına saklanan kişi hayatı ıskalar ve kendi ördüğü kozanın içinde, o soğuk ayazda tek başına kalmaya mahkum olur.

İnsan, üzümün çöpüne armudun sapına takılmadan, içindeki bu kibrin veya korkunun farkına vararak o duvarları yıkıp hayatı eksikleriyle kucaklayabilmeli.. 

Hayat, ince eleyip sık dokuyanlara değil; sapa çöpe takılmadan, sunulanı olduğu gibi kucaklayabilenlere açar en güzel sırlarını. Zira kusursuzluk sadece bir seraptır; asıl huzur, kusurların içindeki o saklı lezzeti çekinmeden tadabilmektedir.