Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

4 Temmuz 2026 Cumartesi

İki nefes arasına sığdırılan ömür...

 

Kişi kendi hayat hikâyesini yazmakla mükellef bir yazar olarak gözlerini açar dünyaya...

Tercihlerini yaşar, iradesi le kararlar alır, yanlış tercihleriyle kimi zaman duvara toslar ya da şarampole yuvarlanır. Bazen şosede yol alır bazen patikada... dağa tırmanır, sarpa sarar, yolunu kaybeder bazen mihmandar arar...Hayat yolunda yol boyu çokları tanır tanışır, ahbap olur, dostu düşmanı görür, sever sevilir, nefret eder kırılır. Şerefliyi de tanır, şerefsizi de...riyakârı da, münafığı da....adamı da adam kılıklıyı da..
Herkes içindeki hâl ile hemhâl. çektiği çile kadar kâmil...derdi kadar mahzun...sükûtu kadar arif...okuduğu kadar ilim sahibidir. İdraki ölçüsünde marifet bulur...

...Ve nihayetinde heybesinde ne varsa, menzile onu götürür. Çünkü insan, sadece yürüdüğü yolların yolcusu değil, o yollarda biriktirdiği hikâyenin bizzat kendisidir. 

Çektiği çile, kalbini yakan bir kor değil, ruhunu eğeleyen bir usta olur.
Rastlaştığı riyakâr, ona kendi samimiyetini korumanın asaletini, sabrı ve uyanıklığı öğretir;
dost bildiği, vefanın ve samimiyetin kıymetini kazır kalbine. 
İnsan, çarptığı duvarlar sayesinde sınırlarını öğrenir; yuvarlandığı şarampollerden doğrulurken de asıl gücünün düştüğü yerde değil, ayağa kalktığı saniyede gizli olduğunu anlar. 
Uğradığı haksızlık, adalet duygusunu biler.

...Hayat yolunda heybe doldukça ağırlaşmaz insan; aksine, gereksiz yüklerden arındıkça hafifler. Yolun başındaki o toy yazar, her önüne çıkanı dost, her düzlüğü mutlak huzur sanırken; yolun ortalarına doğru anlar ki, hayatı güzelleştiren şey pürüzsüz bir şose değil, patikalarda düşe kalka kazanılan o derin bakıştır.

İnsan, yürürken dönüşür.

Bazen durup geriye bakar yazar; "Neden ben?" dediği o sarp dağların, aslında onu zirveye çıkaran ve ufkunu genişleten yegâne basamaklar olduğunu fark eder. O zaman anlar ki; şerefsizle imtihan edilmeden şereflinin, münafıkla ve riyâkarla sınanmadan dosdoğru ve özü sözü bir olanın kadr-u kıymeti bilinmezmiş. Hayat, zıtların savaşıyla yazarmış en güzel sayfalarını.

Gözlerini açtığı o ilk andan, kapatacağı o son an arasındaki mesafe bir nefestir aslında. Ama o iki nefes arasına sığdırılan koca bir ömür; idrak eden için bir mektep, kör olan için ise sadece bir vakit kaybıdır.

O son sayfaya gelindiğinde yazarın elinde ne şöhret kalır ne de yürüdüğü şosenin konforu. Geriye kalan; mahzun bir kalple edilen dualar, haksızlığa karşı eğilmeyen bir baş ve o çileli yollardan süzülüp gelen saf bir bilgeliktir. 
İnsan, kendi hayat hikâyesinin hem kurbanı hem kahramanıdır. Ve bu romanın son cümlesini, attığı adımlarla yine kendisi noktalar: 
"Yaşadım, gördüm ve kendi gökyüzümde bir iz bırakıp geçtim."


Yolcu yorulur, yol bitmez; yazar yorulur, hikâye tükenmez. deseler de; yol biter, menzil görünür; kalemin mürekkebi tükendiğinde ise geriye sadece yazılanların yankısı kalır.  Nihayetinde mürekkep kuruyup kitap kapandığında, mühim olan kaç sayfa yaşandığı değil; o sayfaların ne kadar "insanca" doldurulduğudur. Zira bu uzun yürüyüşün sonunda mahkeme de, mükâfat da, insanın kendi vicdanında kurduğu o gizli divanda saklıdır.

İşte o uzun yolun, çekilen çilenin ve kalemin son sözünün şiirle mühürlenmiş hali: 

Gözümü açtım ki elde bir kalem,
Yaz dedi bir ses, burası âlem.
Bazen düz şose, bazen patika,
Yürüdüm, heybemde binbir hikâyem.

Riyakâr maskeyle çıktı karşıma,
Münafık su kattı pişmiş aşıma.
Dost dediklerim, vurdu sırtımdan,
Bakmadı gözümden akan yaşıma.

Anladım, bu yollar hep bir imtihan,
Çilesiz olgunlaşırmıymış insan?
Her çarptığım duvar bir ayna oldu,
Kendini bilmeye dönüyor devran.

Sükût ariflikmiş buymuş marifet,
Yolu kaybedince, dilenir medet.
Şerefliyle şerefsiz bir bir ayrılır,
Gönül süzgecinden geçer hakikat.

Ey yazar, nefsini şerden sakındır.
Sayfa sayfa yazdığın öz hayatındır
Kitabını okuduğun o mahşer günü,
Kurtaracak olan güzel ahlâkındır...