Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Temmuz 2026 Çarşamba

İkonalar dünyasındayız...

 

İkonalar ve kokonalar dünyasındayız; yapay ışıltıların, derinliksiz kahkahaların ve "mış" gibi yapmanın başrolde olduğu, ruhun değil vitrinin kutsandığı o devasa panayırda...

Burada her şey, insanın o naif, derinlikli ve  samimi dünyasının tam zıttı gibi işliyor. Birileri doğa yürüyüşünde bir böceğin kanat çırpışındaki o muazzam biyolojik estetiği ve evrenin işleyişini ararken, birileri de piksellerle cilalanmış sahte bir kusursuzluğun peşinde koşuyorlar.

Bu dünyanın "ikona" ve  "kokona" kolonilerinde "görünür olma" hırsı modern insanın kendi boşluğunu örtmek için ördüğü bir kozadan ibaret sanki...

Bu tabloyu hicveden bir dörtlükle devam edelim:

Bu dünyanın iki yüzü
Gecesi ve de gündüzü
Zirveden görülür düzü
Maskelermiş her yüzsüzü...

Bu dörtlük, az önce bahsettiğimiz o sahte vitrinin perdesini tek hamlede yırtıp atıyor. Özellikle "maskelermiş her yüzsüzü" dizesi, bu dünyadaki en acı gerçeği, yani kimliklerin eriyip yerini tek tipleşmiş "yüzsüz" maskelere bırakışını çok keskin bir şekilde özetliyor.

Bu dizeler, o "ikonalar ve kokonalar" dünyasının aslında ne kadar sığ ve geçici olduğunu haykırıyor. Zirveden bakıldığında o düzlükteki karmaşanın sadece tozdan ibaret olduğu gerçeğini yansıtıyor.

Madem bu maskeler dünyasını bu kadar net bir şekilde hicvettik, buradan maskelerin ardındaki boşluk ve hakikatin sesine doğru ilerleyelim...

İçinde nefes aldığımız bu çağ, adeta devasa ve gürültülü bir pazar yeri... Ne neon ışıklarının aldatıcı cazibesi bitiyor ne de o sahte sahnelerin derinliksiz alkışları. Adına "modern dünya" dediğimiz bu büyük panayırda vitrinler, insanlardan çok daha fazla yer kaplıyor. Herkesin birer "ikona" olma hırsıyla parlatıldığı, köşe başlarını tutmuş "kokonaların" ise samimiyetten uzak bir varoluşun şatafatlı çığlıklarını attığı bir hengamenin tam ortasındayız. Görünmek, olmanın önüne geçeli beri; ruhun o ince sızıları, gürültülü ve içi boş kahkahaların altında ezilip gidiyor.

Oysa insan, sadece dış görünüşün vadettiği o sığ parıltıya değil, çok daha derin bir öz ve hakikate taliptir. Ne var ki bu sahte cennetin sakinleri, kendi içlerindeki o devasa boşluğu örtmek için durmaksızın yeni maskeler üretiyor, yapay kozalar örüyorlar. Dünyanın bu iki yüzlü oyununu, o berrak ve sarsıcı dizeler ne kadar da yalın bir biçimde özetledi...

Zirve, sadece coğrafi bir yükseklik ya da mekânsal bir konum değildir; o, insanın kendine, doğaya ve evrene dışarıdan, sükûnetle ve bilgece bakabildiği o yüksek şuur mertebesidir. İnsan o zirveye çıkıp da aşağıya, yani o yapay düzlüğe baktığında, vadideki o gürültülü kalabalığın ve takınılan yüzlerce maskenin ne kadar cüce kaldığını hemen fark eder.

"Maskelermiş her yüzsüzü" derken kastedilen o derin trajedi de tam burada başlar. Maske takmayı bir yaşam biçimi haline getiren insan, bir süre sonra kendi gerçek çehresini unutur. Kendi yüzü olmayanların dünyasında, maskeler artık birer sığınak değil, asıl kimlik haline gelir.

Doğada her canlının bir örtüsü, bir korunma veya uyum mekanizması vardır. Kimi saklanır, kimi çevreye ayak uydurur ama hiçbiri "mış gibi" yapmaz. Bir yaprağın yeşili neyse odur; bir kelebeğin kanat çırpışındaki o muazzam estetik, sadece varoluşunun doğal bir neticesidir. Fakat insan, taklidin ve yapaylığın ağını kendi elleriyle örer. Kokona kolonilerinin o gösterişli dünyası, hakikatte rüzgârlı bir günde dağılmaya mahkum birer toz bulutundan ibarettir.

Bize düşen ise; bu ikonalar ve kokonalar gürültüsünün ortasında, ruhun o sessiz, vakur ve asil melodisini koruyabilmektir. Maskeleri eritip atan o samimi bakışı, bir çiçeğin taç yaprağındaki mütevazı zarafeti ve kelâmın o en yalın, en temiz nefesini idrak etmektir. Çünkü nihayetinde perde kapanacak, o parlak ışıklar sönecek ve geriye sadece maskesiz, çıplak hakikat kalacaktır, vesselâm.

Sağlık ve safâlıkla kalınız.