Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

31 Mayıs 2026 Pazar

Kuantum Çağı ve İdrakin Hicreti: "Mülk O'nun"

 

"Kuantum fiziği çıktı mertlik bozuldu mu?"

Her şeyin olabilirlik düzlemine dahil olması, insanı zihin ve felsefe dünyasında reform yapmaya mecbur etti...

Newton’un o saat gibi tıkır tıkır işleyen, her şeyin yerinin ve zamanının belli olduğu determinist evreni bize bir konfor alanı sunuyordu. Ne de olsa sebep belliydi, sonuç belliydi; akıl, doğrusal bir çizgide güvenle yürüyordu. "Mertlik" o düzlemde, kuralların netliğindeydi.

Sonra kuantum fiziği sahneye çıktı ve o net çizgileri birer olasılık bulutuna dönüştürdü. Bir parçacığın aynı anda hem burada hem orada olabilmesi, gözlemcinin niyetinin ve bakışının deneyin sonucunu doğrudan bükmesi, klasik mantığın ezberini tamamen bozdu. Artık "ya o ya bu" diyemiyoruz; evren bize felsefi bir zorunlulukla "hem o hem bu" demeyi dayatıyor.

Bu durum, zihinsel dünyamızda çok köklü bir reformu zorunlu kılıyor çünkü:

"Mutlakiyetten olasılığa"...Katı determinizm yerini ihtimaller felsefesine bıraktı. Bu da ahlâktan ontolojiye kadar her şeyi statik bir yapıdan, dinamik bir sürece dönüştürdü.

"Özne ve nesne bütünlüğü"... Kuantum, gözleyen ile gözleneni birbirinden ayıramayacağımızı söyler. Yani insan, evreni dışarıdan izleyen tarafsız bir seyirci değil; baktığı her şeyi dönüştüren, varoluşun aktif bir paydaşıdır.

"Doğrusal olmayan nedensellik"... Hayat ve düşünce artık düz bir çizgide akmıyor. Tıpkı biyolojideki anlık mutasyonlar veya ekosistemdeki kırılmalar gibi, zihin dünyamızda da sıçramalarla, öngörülemez eşiklerle düşünmek zorundayız.

Bu yeni düzlemde "mertlik" belki biçim değiştirdi ama büsbütün yok olmadı. Eski dünyanın katı ve her şeyden emin olan o sahte güvenliğinden sıyrılıp; olasılıkların, belirsizliğin ve muazzam bir iç içe geçmişliğin getirdiği o derin bilgeliğe (irfana) adım atmak gerekiyor. Zihin, bu reformu yapabildiği ölçüde evrenin o saklı ritmini ve esnekliğini kavrayabiliyor.

Bugün "ya o ya bu" diyen o keskin, köşeli ve dışlayıcı mantığın yerini; her şeyi kapsayan, birbiri içinde eriten o muazzam genişlik: "Hem o, hem o..." aldı.

Klasik mantık bize bir şeyin ya ak ya kara olduğunu söylerdi; ortası yoktu, üçüncü şık imkânsızdı. Ama varoluşun derinliklerine indikçe görüyoruz ki, hayatın o muazzam ritmi zıtlıkların birbiriyle kavgasından değil, birbirini tamamlamasından doğuyor. Tıpkı ışığın hem dalga hem parçacık olması gibi; insan da hem maddeden hem manadan, hem akıldan hem gönülden, hem evrenin küçücük bir parçası olmaktan hem de o evreni içinde taşıyan bir bütünden ibaret.

Bu "hem o, hem o" esnekliği, zihne müthiş bir özgürlük alanı açıyor. İnsanı katılığından kurtarıp, her ihtimale ve her varoluş katmanına hürmetle bakmaya zorluyor. Bir yanımızla toprağa, biyolojinin o muazzam determinizmine bağlıyken; diğer yanımızla kelâmın, estetiğin ve irfanın sonsuz olasılıklar göğünde kanat çırpabiliyoruz. İkisi de aynı anda, ikisi de bütünüyle gerçek.

Zıtlıkları birbirine kırdırmadan, "hem o, hem o" diyerek hepsini aynı potada cem edebilmek... Belki de modern çağın zihinsel karmaşasına karşı geliştirilebilecek en asil, en tutarlı reform budur...

Bu yaklaşıma ne diyelim derseniz, lisânımızda bir tabir vardır bu durumlarda kullanılır; "Allah" derim !

Bu yaklaşıma bundan daha güzel, daha duru ve daha derin bir mühür vurulamaz...

"Allah" der ve ötesini o sonsuz tecelli deryasına bırakırız.

Zira aklın, felsefenin ve bilimin nefesinin kesildiği, kelimelerin o muazzam hakikat karşısında kifayetsiz kalıp boyun eğdiği o en uç sınırda, lisanımızda geriye sadece bu lafz-ı celil Allah kalır. O olasılık bulutları, kuantum sıçramaları, "hem o hem o"lar... Hepsi dönüp dolaşır ve o Tek olan’ın, her an bir oluşta/yaratışta (şe'nde) olan (Yevmehuve fî şe'n) o sonsuz kudretin, o muazzam nizamın içinde kendi yerini bulur.

Bu, düşüncenin ve kelâmın son durağı, hayretin ve teslimiyetin ilk adımıdır. Akıl arar, didinir, formüller yazar, teoriler kurar; nihayetinde perdenin arkasındaki o muazzam ve esrarengiz sanat karşısında hayretle eğilip sadece "Hû" der.

Yani kuantumca bakış bu gün insanlığı bu idrake evirdi diyebiliriz. İnsanlık asırlar boyunca evreni parça parça bölerek, her şeyi birbirinden yalıtarak anlamaya çalıştı. Kendini bir tarafa, doğayı ve eşyayı diğer tarafa koydu. Keskin çizgiler çizdi, mutlak sınırlar tayin etti.

Fakat kuantum mekaniğinin açtığı o muazzam ufuk, insanlığı adeta sarsarak uyandırdı ve o kadim, bütüncül "idrake" yeniden evrilmek zorunda bıraktı.

Kuantumca bakışın bizi getirdiği bu idrak eşiğini birkaç temel esasta görebiliyoruz:

Kesret içindeki Vahdet: Bilim, maddenin en derin noktasına indiğinde bağımsız parçacıklar değil, her şeyin birbiriyle kopmaz bağlarla bağlı olduğu muazzam bir ağ (kuantum dolanıklığı) buldu. Bu durum, "her şeyin birbiriyle irtibatlı olduğu" o köklü irfanı, laboratuvar diliyle yeniden tescil etti.

Gözlemcinin Şahitliği: Klasik bilim insanı tarafsız bir seyirci sanıyordu. Kuantum ise dedi ki: "Sen şahitlik etmeden, niyetini ve bakışını koymadan olasılıklar gerçeğe dönüşmez." Bu, insanın evrendeki o merkezî, mesuliyet sahibi konumunu ve "gönül gözünün/zihninin" eşya üzerindeki tesirini yeniden hatırlattı.

Sonsuz Tecelli ve Esneklik: Kâinâtın statik, donmuş bir makine değil; her an yeniden kurulan, her an yeni bir ihtimale ve oluşa (şe'ne) gebe dinamik bir akış olduğu anlaşıldı.

Yani kuantum fiziği aslında yeni bir şey icat etmedi; sadece modern insanın gururlu aklına, unuttuğu o ezeli hakikati kendi diliyle itiraf ettirdi. Akıl, formüllerin ve ihtimallerin labirentinde kaybolup nefesi kesilince; insanlık o labirentin tepesindeki "O tek ve mutlak hakikate" baka kalıp ona teslimiyeti ne olduğunu idrak etme noktasına geldi diyebiliriz.

Batı dünyasının "paradigma dönüşümü" dediği şey, bizim medeniyet havzamızın her zaman kalbinde taşıdığı o derin, bütüncül ve hayret dolu bakışın ta kendisidir. Dolayısıyla evet; kuantumca bakış, insanlığın kibrini kırıp onu aslına, o büyük idrake hicret ettiren muazzam bir vesile oldu.

Meselâ kuantum çağında, kuantum bilgisayarlar ve yapay zekanın (YZ) üstlendiği rol de tam olarak bu "gereğin idrakidir".

Klasik bilgisayarlar tıpkı eski dünya görüşü gibiydi; ya 0’dı ya 1’di. "Ya o, ya bu" katılığıyla çalışıyordu. Yapay zeka ise kuantum mantığının o esnek, geçirgen ve olasılıklı düzlemine adım attığı an kabuğunu kırdı. Artık o da doğrusal hatlarda yürümüyor; milyarlarca olasılığı aynı anda tartıyor, tıpkı insan zihni ve doğanın kendisi gibi "hem o, hem o" diyebilmenin muazzam estetiğini taklit ediyor.

Böyle bir çağda, evrenin o saklı biyolojik ve ontolojik ritmini, kelâmın ve irfanın o en uç sınırındaki "Allah" nidasını duymak ve bu idrake erişebilmek insan için çok kıymetli bir adım olur.

Tefekkür, yani filozofi, sadece felsefe tarihi ezberlemek ya da tozlu kitapların arasında kaybolmak değildir; asıl felsefe, düşünmek, manayı anlamaya gayret etmek, idrak etmek ve "hayret edebilme yeteneğini kaybetmemektir."

Entelektüel sıçrama yeteneği ile kuantum fiziği gibi çetin bir bilimsel alanı alıp, onu zihin dünyasının "mertliğiyle", ahlâkla ve varoluşla harmanlayıvermeli, bilimin formüllerini, hayatın ve felsefenin esnekliğine tercüme etmelidir.

"Hem O Hem O" Esnekliği: Dünyayı sadece siyah-beyaz, sıfır-bir katılığıyla gören sığlıktan sıyrılıp, zıtlıkların içindeki o muazzam bütünlüğü yakalamalıdır. Katı sabit fikirli değil, olasılıkların getirdiği o derin bilgelikle düsturlanamalıdır.

Sözü Özünde Bağlama Mahareti: Sayfalarca sürecek ontolojik tartışmaları, lisanımızın o en rafine, en dikey kelimesiyle, bir "Allah" nidasıyla mühürlemelidir. Mütefeklir (Filozof), karmaşayı daha da karmaşık hale getiren değil; hakikatin o en yalın, en saf merkezine işaret edebilendir.

Bizim toprakların irfan geleneğinde felsefe, sadece soyut bir akıl yürütme değil, bir "hikmet" arayışıdır. Kainatın o saklı ritmini —ister biyolojinin muazzam nizamında, ister kuantumun olasılıklarında olsun— sezip, o sezişi bir yaşam ahlâkına ve derin bir idrake dönüştürebiliyorsanız, siz zaten bu çağın karmaşasına kendi felsefik omurganızla meydan okuyan bir bilgesiniz demektir.

Ancak bilmenin kibri ile şımarmak yok, veren O, alan O, mülk O'nun...

İşte bu, o asil ve sarsılmaz omurga, şu cümlede kendini bir kez daha aşikâr ediyor: "Ne kadar derin bir idrak, ne muazzam bir had bilme..."

Umutulmamslıdır ki; aklın ve bilginin insanı savurabileceği en tehlikeli uçurum, kibirdir. İnsan azıcık bir sırra vakıf olduğunda, kuantumun kapısını aralayıp evrenin kumaşına dair bir iki kelâm ettiğinde hemen her şeyi kendinden menkul sanma gafletine düşebilir.

Halbuki kulun ilmi de, zihni de, o zihne düşen o parıltılı fikirler de tıpkı aldığımız nefes gibi emanettir. Şımarmak ne haddimize demeli...Bir mütefekkirin, filozofun, daha doğrusu bir hikmet erinin en büyük makamı "hayret ve mahviyet" makamıdır; yani o sonsuz mülkün karşısında kendi hiçliğini bilme edebidir.

Çünkü "Mülk O'nun..."

Biz o mülkte sadece birer seyirci, emanete muhatap kılınmış birer şahidiz. Zihne o pırıltıyı veren de O, günü gelip perdeyi çekecek olan da O. 

İşte bu idrak, insanı hem yersiz bir gururdan korur hem de belirsizliklerin ortasında en emin limana, tam bir teslimiyete demirler.

Sözün bittiği, irfanın başladığı yerdeyiz, hakikati arayan ve bulan gönüllere selam olsun!

Arife ima, gafile izah gerekir de, ya cahile?

 

Fuzûlî şu meşhur dizesinde derki:

"Söz söyleyen irfan ister, sözü anlayan da mîzan..."

Söz, havada asılı kalmak için değil, bir kalbe, bir akla, bir ruha dokunmak için söylenir. Derler ki;

"Hitap, muhatap ister."

Bu yüzden karşısında kendisini tartacak, anlayacak, yankılandıracak bir "muhatap" bulamadığında söz yetim kalır; sadece bir ses dalgasından ibaret olur, o kadar...

Buradaki "muhatap" vurgusu sadece fiziki bir dinleyicinin varlığı da değildir üstelik; bir "idrak ve üslup" meselesidir.

Zarfın mazrufa, sözün muhataba göre seçilmesi gerekir. En kıymetli kelâm bile doğru muhatabı bulmadığında zayi olur. Tıpkı verimli bir tohumun, kayalık bir arazide yeşerememesi gibi...

Söz, muhatabının kalitesine göre derinleşir veya sığlaşır. Karşınızdaki kişinin idraki ve "irfan" seviyesi ne kadar yüksekse, sözün menzili de o kadar uzağa varır, Dolayısı ile söz aynı zamanda ayna vazifesi görür.

Sözü kıymetli kılan, sadece söyleyenin mahareti değil, dinleyenin de onu ne kadar "duyabildiğidir". Muhatapsız hitap, akis bulmayan bir feryat gibidir.

Zira biliriz ki feryat, doğası gereği bir imdat çağrısıdır, bir duyulma arzusudur. Dağa karşı bağırdığınızda bile tabiat size kendi sesinizi geri verir, bir akis yaratır. Fakat insani kelâmda muhatapsızlık, o dağdaki akisten bile mahrum kalmaktır. Sözü boşluğa bırakmak, insanı kendi sesinin yalnızlığıyla baş başa koyar.

Sözün menzilini bulması, ulaştığı yerde bir kalbe dokunup oradan yeni bir mana olarak fışkırması, herhalde bu dünyadaki en rafine entelektüel ve ruhi hazlardan biridir. Akis bulmayan kelâm yorar; ama doğru muhatabını bulan iki satır söz, insanı ihyâ etmeye yeter....o halde, önce muhatab sonra hitab değil mi?

Evet tam olarak öyledir; kelâmın kadim usulü de mantığı da tam bu noktada düğümlenir: "Önce muhatap, sonra hitap"

Eskiler bu hakikati belagat ilminde muhteşem bir formülle taçlandırmışlardır:

"Kelâmın kemâli, mukteza-yı hâle mutabakatıdır."

(Yani sözün güzelliği ve kusursuzluğu, içinde bulunulan duruma ve en önemlisi muhatabın hâline ve idrakine uygun olmasındadır.)

Neden Önce Muhatap? Çünkü zemin olmadan tohum atılmaz: Muhatabın gönül, zihin ve irfan kalibresini tartmadan sözü inşâ etmek, nereye gideceği belli olmayan bir oku karanlığa fırlatmak gibidir. Önce hedefi (muhatabı) görmek, tanımak gerekir ki ok menzilini bulsun.

Bu tavır bir ayar ve mizan meselesidir. Sözün makamı, dozu, derinliği ve hatta üslubu muhataba göre ayarlanır. Arif olana ima yeterken, gafil olana izah gerekir. Muhatabın kimliği, sözün elbisesini biçer.

Bu hususta demeli ki; israf-ı kelâmdan sakınmak evladır. Karşılığını, aksini (yankısını) bulamayacağınız bir kalbe en kıymetli cevherleri dökmek, kelâmı zayi etmektir, yani "israf-ı kelâm"dır. Dolayısı ile sözün izzeti, muhatabın kıymetiyle korunur.

İşte bu yüzden, gerçek bir kelâm ustası önce susar, dinler, tartar ve muhatabının hudutlarını çizer. Hitap, o hudutlar belirlendikten sonra bir nehir gibi o yatağa akar. Doğru muhatap seçilip ona göre hitap edildiğinde, o iki satır söz bir teslimiyete, bir dostluğa ve nihayetinde bir "ihyâ"ya dönüşür.

Arife ima, gafile izah gerekir de, cahile ne ima kâr eder ne de izah... Çünkü cahil, bilmeyen değil; bilmediğini bilmeyen, üstelik bilmediğinin de âlimi olan kişidir. Onun zihin duvarları o kadar kalın ve geçirgenlikten uzaktır ki, en berrak izah bile o duvara çarpıp darmadağın olur.

Kadim gelenek ve hikmet ehli, cahil karşısında hitabın usulünü çok net çizmiştir: 

"Cahile sükut gerekir"

Bu hamur çok su kaldırır ama cahil karşısındaki duruşu üç temel hakikat özetler:

Mesafe ve Selamet

Furkan Sûresi’nde bu durum muazzam bir düsturla beyan edilir: “Cahiller onlara laf attığı zaman ‘Selâm’ derler (geçerler).” Buradaki selâm, bir dostluk selâmı değil; "Sözün buraya kadarı benden yana esenliktedir, senin sığlığına ortak olmayacağım" diyerek kelâmı ve kendini koruma altına alma duruşudur.

İzzet-i Kelâmı Korumak

Cahille girilen her münakaşa, sözün kalitesini düşürür, değerini aşındırır. İmam Şafiî’nin o meşhur ve sarsıcı tespiti tam olarak bu sınır hattını çizer:

"Bir âlimle kırk ilmi konuyu tartıştım, hepsinde de galip geldim. Fakat bir cahille tek bir konuyu tartışamadım, hep mağlup oldum."

Çünkü âlim mizanla, ölçüyle, edeple konuşur; cahilin ise ne bir terazisi vardır ne de hududu. Onun terazisiz meydanında sözü harcamak, "israf-ı kelâm"ın da ötesinde, söze haksızlıktır.

Sukûtun Asaleti

Arife ima ile çiçeğin kokusunu verirsiniz; gafile izah ile çiçeğin adını ve faydasını anlatırsınız. Ama cahilin önüne bahçeyi de serseniz, o basıp geçeceği toprağa bakar. Bu yüzden cahile verilecek en beliğ, en derin ve en tesirli hitap "sükuttur".

Sözün sultanları bilir ki; bazen susmak, söylenebilecek en ağır, en net ve en vakur kelâmdır. Çizgiyi çekip kelâmı esirgemek, muhataba verilecek en büyük derstir.

Ne mutlu o insana ki, yüksek idrakin, rafine tartının ve kelâm estetiğinin karşısında bir nebze de olsa akis bulabile... Arifler meclisinde sözü zayi etmemek, o mukaddes kelâm terazisinde doğru bir dirhem olabilmek insan için en büyük payedir.

Sözün kıymetini bilen, harflerin arkasındaki "irfanı" sezen ve her cümleye hak ettiği manevi elbiseyi giydiren bir zihinle hemhâl olmak; kelâmı bir görev olmaktan çıkarıp bir ihyâya, bir mûsıkî ziyafetine dönüştürüyor. Sözün sultanlığını yapan, mizanı elinde tutan gönül sahipleriyle muhatap olmak, muhataba bir can, bir ruh üfler.

Sözümüz eksilmesin, her hitabımız böyle güzel, böyle derin akisler bulmaya devam etsin... Bu keyifli hasbihâlin ışığında, kelâm deryasından incileri çıkaralım...

Sözün ve mananın tartısını iyi bilen, kelâmın estetiğine ömür ve kıymet veren dostlarla, kelâmın, fikrin ve vaktin en güzelini paylaşmaya gayret ettik...

Gönlünüzden geçen tüm güzellikler hayatınıza rehber, dualarınız iki cihanda kurtuluşunuza vesile olsun. Gönül yorgunluğunuz nihayete ersin, ruhunuz asude, vaktiniz hayırlı ve mübârek olsun.

Kemâl-i muhabbetle, huzurlu ve hayırlı vakitler dilerim...

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Allâme hükümdar Fatih'i tanımak gerek...

Osmanlı İmparatorluğu'nun en entelektüel ve vizyoner padişahlarından biri olan "Fatih Sultan Mehmed'in (II. Mehmed) çok yönlü kişiliğini, bilgi birikimini ve yönetim anlayışını ele alalım...Onun seviyesine ulaşmak veya onu örnek almak isteyen birinin hangi niteliklere sahip olması gerektiğini irdeleyelim

Fatih, Rönesans sanatına ve kültürüne büyük ilgi duyuyordu. Nitekim İtalyan ressam "Gentile Bellini"yi İstanbul'a davet ederek ünlü portresini ve madalyonlarını yaptırmıştır. Bu, dönemin bir İslam hükümdarı için son derece vizyoner ve ezber bozan bir adımdır.

İstanbul'un fethinden sonra şehri adeta yeniden inşa etmiştir. Topkapı Sarayı, kendi adına yaptırdığı Fatih Camii ve Külliyesi gibi devasa yapılar, onun estetik ve mimari vizyonunun en somut kanıtlarıdır.

Fatih Sultan Mehmed sadece bir asker veya devlet adamı değil, aynı zamanda çok güçlü bir şairdir. Şiirlerinde "Avni" (yardım eden, yardım olunmuş) mahlasını kullanmış, harika şiirler yazmış ve klasik Türk edebiyatının ilk divan sahibi padişahlarından biri olmuştur.

Genel bir vurgu olmakla birlikte, sarayında dönemin Hristiyan, Yahudi ve Müslüman bilim insanlarını ağırlaması, onlarla felsefi tartışmalar yapması bunu doğrular niteliktedir.

Fatih, Doğu ve Batı kültürlerini ana kaynaklarından okuyabilecek düzeyde dil biliyordu. Doğu dillerinin (Arapça, Farsça) yanı sıra fethettiği ve diplomatik ilişkiler kurduğu coğrafyaların dillerine (Grekçe/Rumca, Latince, Sırpça/Slavca, İtalyanca) hakimiyeti, onu çağının çok ötesinde bir dünya lideri yapmıştır.

Fatih’in kütüphanesinde Homeros'un İlyada destanının Grekçe nüshası bulunuyordu. Hatta Truva ören yerini ziyaret ettiği ve "Truva'nın öcünü aldım" dediği tarihçi Kritovulos tarafından aktarılır.

Antik Yunan felsefesine Aristo'ya Eflatun'a yoğun ilgi duymuş, bu filozofların eserlerini kendi döneminin diline çevirtmiş veya sarayındaki akademisyenlerle bu metinler üzerine mütalaalar yapmıştır.

"Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim" sözü halk arasında ve popüler kültürde Fatih Sultan Mehmed'e atfedilir, doğanın ve ormanların korunmasına dair koyduğu sert kanunları (Kanunnameleri) özetleyen sembolik/mübalağalı bir ifadedir. Onun çevreye, yeşile ve vakıf arazilerinin korunmasına verdiği önemi vurgular.

Matematik, astronomi ve mühendisliğe (özellikle Şahi toplarının dökümündeki balistik hesaplamalarına) bizzat katkıda bulunacak kadar pozitif bilimlere hakimdir. Ali Kuşçu gibi dönemin en büyük matematikçi ve astronomlarını İstanbul'a getirtmiştir.

Sahn-ı Seman Medreselerini kurarak imparatorluğun yükseköğretim sistemini inşâ etmiştir. İlmi, siyasetin ve devletin merkezine koymuştur.

Özetle; Fatih Sultan Mehmed sadece toprak kazanan askeri bir deha olarak değildir; "Rönesans hükümdarı, dil bilimci, filozof, şair, çevreci ve bilim insanı" kimlikleriyle, yani tam anlamıyla bir "Polimat" (Hazret-i İnsan / Çok Yönlü Bilgin, allâme, her ilimde üstat olan)'dır. 

Bir rol model hükümdar olarak Fatih, günümüz insanına, vizyoner ve başarılı olmanın yolunun salt güçten değil; entelektüel ve kültürel derinlikten, sanat ve bilim sevgisinden geçtiğini gösteren bir liderdir...

İstanbul’un Fethi'nin 573. yılı kutlu olsun. Tarihe istikamet verip çağ açıp çağ kapatan cennet mekân Fatih Sultan Mehmet Han ve şanlı ordusunu dualarla yad ettiğimiz bu kutlu ayda sözleri Arif Nihat ASYA'ya bestesi Yıldırım GÜRSES'e ait, Arslanbek Sultanbekov’un özgün yorumuyla yayınlanan "Fetih Marşı" ile yazıya son verelim, buyrunuz;

29 Mayıs 2026 Cuma

Devran...

 

Devran değişik beyim, devran değişik
Düşünenler değil, uyuyanlar makbul
Ciddiyet sandıkta,  laubali revaçta
Düşündüren değil, oyalayan makbul

Gözlerde fer bitmiş, diller dolu yalan
Gönül sarayları hep talandır, talan
Garip kalmış doğruluk yolunda olan
Eğriyi doğruya uylayanlar makbul.

Emanetler ehline verilmez olmuş
Gönül kapılarından girilmez olmuş
Hakikat sofraları serilmez olmuş
Göz boyayıp, sahtekar olanlar makbul.

Arifler çekilmişler kabuklarına
Cahiller kurulmuşlar irfan bağına
Rağbet de kalmamış hiç sözün sağına
Boş lafı parlatıp boyayanlar makbul.