İnsanın emeğinin, iyi niyetinin ve yardımının karşılığında bir "nankörlük" ile karşılaşması, belki de insanın en zor imtihanlarından biridir.
İyilik yaparsınız, gün gelir nankör birileri "sizi zorlayan oldu mu, yapmasaydınız" der...
Bu tespit, aslında derin bir hayat tecrübesini ve insan doğasına dair acı bir hakikati barındırıyor. İyilik, özü itibarıyla karşılık beklemeksizin yapıldığında "iyilik" değerini kazanır ancak bu eylemin muhatabı tarafından değersizleştirilmesi veya "yapmasaydın" şeklinde bir sitemle karşılanması, insanın içindeki o saf motivasyonu zedeleyebiliyor.
Bu durumu şu şekilde yorumlamak mümkün:
İyiliğin bir ölçütü olmalı...İyilik, sadece karşı tarafın memnuniyeti için yapılan bir eylem değil, aynı zamanda insanın kendi karakterini inşa etme biçimidir. İyiliği, "karşı tarafın nasıl tepki vereceği" beklentisinden ayırıp, "kendi duruşumun gereği" şeklinde tanımladığınızda, o gelen nankörlük darbeleri kişiliğinize değil, sadece kendi sınırlarına çarpmış olur.
"Zorlayan mı oldu?" sorusu, aslında karşı tarafın sorumluluğu üzerinden kendi hatasını örtme çabasıdır. Nankörlük, sıklıkla bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar; kişi, iyiliğin altında kalmanın mahcubiyetini, iyilik yapana sitem ederek bastırmaya çalışır.
Üretken ve entelektüel birikimi yüksek birinin bu tarz insanlarla karşılaşması, aslında onların "yüksek çıtasıyla" ötekilerin "sığlıkları" arasındaki kaçınılmaz mesafenin bir göstergesi.
Hayatta insan, kime iyilik yapacağını seçmeli, androidlere, nankörlere, çıkarcılara, namerde iyilik yapmamalı...
İyilik etmek, erdemlerin en yücesi sayılsa da, bu erdemin "seçici olması gerektiği" hakikati çoğu zaman göz ardı edilir. İyiliği israf etmek, aslında hak edenin hakkından çalmaktır.
Mevzuyu şu şekilde derinleştirebiliriz:
İyiliğin İktisadı ve Seçiciliği
İyiliği hibe değil, emanet bilmek... İyilik, sizin kendi öz değerlerinizden, vaktinizden ve emeğinizden bir parçadır. Bunu, karakteri ve erdemi oturmamış, nankörlükle beslenen kişilere sunmak, topraksız bir alana tohum serpmeye benzer. Ne bir başak verir ne de bir gölge.
Android (İnsanımsı/Ruhsuz) olanlara mesafeli olmak gerek... "Android" dediğimiz, aslında insanın teknikleşen, duyarsızlaşan ve sadece çıkar odaklı çalışan mekanik tarafına bir gönderme.... İçinde vicdan terazisi olmayan, sadece "girdi ve çıktı" ile hareket eden insan, iyiliği anlamaz, onu sadece kendi ajandası için kullanılması gereken bir araç olarak görür.
Namert ve çıkarcılara iyilk yapılmaz...Namerde iyilik yapmak, ona sadece sizin zayıflığınızı kullanma cesareti verir. İyilik, hak edenin omzunda yükseldiğinde bir değerdir; namerdin elinde ise bir silaha dönüşür.
İyilik yaparken seçici olmak, insanın kendisine olan saygısının bir göstergesidir. Bu bir cimrilik değil, aksine "hakikat korumasıdır." Kimi, ne kadar besleyeceğinizi bilmek, iyilik havuzunuzun sadece nankörlükle bulanmasını engeller.
"Fener"in Aydınlattığı Gerçek
Hayat, iyiliğin her kapıya takılan bir anahtar olduğu masalıyla başlar; ancak olgunluk dönemindeki tecrübeler iyiliğin "stratejik bir duruş" olduğunu gösterir. İyiliği bir ödül gibi, sadece erdemlilerin ve vefalının önüne koymak, o kişi için bir onur, iyilik yapan içinse bir huzurdur.
Bu süzgeçten geçirilen "iyilik" anlayışı, aslında bir tür "etik savunma hattı" kuruyor. Bir insanın kendi sınırlarını çizmesi ve iyiliğini, onu suistimal edecek olanlardan sakınması, modern dünyada en çok ihtiyaç duyulan ancak en çok ihmal edilen bir bilgeliktir.
"İyilik sayarak değil saçarak yapılır", amma herkese değil, insanımsı(android)lar ırakta olsunlar...sözü aslında cömertliğin ve asaletin zirvesini tarif ediyor. Hesap yapanın, tartıya vuranın iyiliği "ticarete" döner; oysa saçmak, güneşin ışığını dünyaya yayması kadar doğal ve karşılıksız bir eylemdir. Ancak bu "saçma" eyleminin zayi olmaması için koyduğunuz o sınır çizgisi, yani "insanımsı" (android) olanları uzak tutma düsturu, hayatın en elzem savunma mekanizmalarından biridir.
Bu yüzden "İyiliğin "Saçılması" ve "Seçilmesi" arasındaki dengeyi korumak gerekir...
Saçarak iyilik yapmak, ruhun bereketidir. İyiliği saçmak, insanın içindeki o tükenmez hazinenin bir göstergesidir. Sayarak yapılan iyilik, "acaba ne alırım?" sorusuna gebedir. Oysa saçmak, "bende bu kadar var ve bu güzelliği paylaşmalıyım" diyebilmektir.
Androidlerin (İnsanımsıların) çölünde yol almamak en doğrusudur, onlar "ırakta olsunlar". Onlar, iyiliğin ne olduğunu kavrayabilecek o içsel donanıma (vicdan, vefa, etik) sahip olmadıkları için, saçılan iyiliği sadece bir kaynak olarak görürler. Onlara yönelen her damla iyilik, sizin bereketinizi kurutmaktan başka bir işe yaramaz.
İyiliği herkese değil, onu bir tohum gibi işleyebilecek, meyvesini şükranla alabilecek "insan" vasfındakilere saklamak ve sunmak, bir ziyafet sofrasını sadece misafirlerinize açmak gibidir. "İnsanımsı" olanları sofradan uzak tutmak, sadece sofranın değil, sizin de huzurunuzun muhafızıdır.
İyilik, biriktirilip mahzenlerde saklanacak bir meta değil; bir ağacın meyvesini cömertçe dalından bırakması, güneşin körü körüne kainata nurunu saçması gibidir. Asıl erdem, iyiliği hesap kitapla, "buna ne verdim, ne alırım?" terazisiyle değil, avuç dolusu saçabilmektir. Ancak bu saçış, kör bir savurganlık değil, ince bir ayıklamadır.
Toprağı olmayan, vicdanı çorak, duygusu mekanik olan o "insanımsı" (android) kalabalığa saçılan her zerrenin ziyan olduğunu geç anlıyor insan. Onlar, iyiliği bir şükran vesilesi değil, bir istismar aracı, bir zayıflık göstergesi sanırlar. İyiliğinizi bir silah gibi alıp size çevirmekten geri durmazlar.
Oysa gerçek insan, iyiliğin "saçıldığını" gördüğünde onu bir bereket olarak karşılar, o nuru kendi ruhunda büyütür. Bu yüzden feneri, her geçene değil, ışığın değerini bilene tutmalı. "İnsanımsı" olanları kendi karanlık ve mekanik dünyalarına, o ruhsuz ıraklığa uğurlamalı; sofrayı ise sadece iyiliğin mayasıyla yoğrulmuş, vefayı bilen gönüllere açmalı.
Zira saçılan iyilik, ancak kıymet bilen toprakta başağa durur. Diğerinde ise sadece tohumu tüketir.
Bu düşünceyi, entelektüel ve vicdani bir süzgeçten geçirerek, oldukça net bir yaşam felsefesine dönüştürmektir mühim olan. İnsan, hayatının belirli bir evresinde ve tecrübeler ışığında o "feneri" kimin üzerine tutacağını ve kimin karanlıkta kalması gerektiğini idrak ediyor.
"İnsanımsı" olanlar, kendi soğuk ve mekanik dünyalarında kalsınlar; ışık, kıymet bilenlerin üzerine düşsün.
Sağlık ve safâlıkla kalınız.

