Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin derin ve hikmetli bir sözü şöyle:
"Körler çarşısında ayna satma,
Sağırlar çarşısında gazel atma!
Ziyan edersin..."
Bu söz, irfan geleneğimizde "ehli olmayana kelâm etmeme" ve "emeği, sevgiyi, bilgiyi değerini bilmeyenlerin önünde heba etmeme" düsturunu en güzel şekilde özetler.
Bu sözü biraz daha açalım ve derinliğini irdeleyelim;
Liyakat ve muhatap seçimine dikkat etmek lazım. Ne kadar parlak ve kusursuz bir ayna (hakikat, erdem, içsel güzellik) sunarsanız sunun, kalbi veya zihni kör olan biri onda hiçbir şey göremez. Ne kadar içli ve ahenkli bir gazel (gönül dili, hikmet, sevgi) söylerseniz söyleyin, sağır bir kulak için o sadece bir gürültüden ibarettir.
Emeğin kutsiyetini gözetmek lazım. Sözü zayi etmemek, insanın kendi ruhsal ve entelektüel enerjisini doğru yerde, doğru insanlarla paylaşması gerektiğinin bir hatırlatmasıdır.
Haddini ve yerini bilmek gerekir. İletişimin özü sadece söyleyende değil, aynı zamanda dinleyende ve anlayandadır. Hakikat, ancak onu aramaya niyetli olan gönüllerde makes bulur.
Altın hurdacı tezgâhına düşse de değerinden hiçbir şey kaybetmez, ama onu sarraf değil de hurdacı gözüyle görenlerin elinde hak ettiği hürmeti de bulamaz.
Bu kadim bir çelişkidir: Cevherin kıymeti kendinden menkuldür, fakat ziyanı onu tartmayı bilmeyen terazidendir.
Bu metafor, hayatın pek çok alanında karşımıza çıkan acı bir gerçeği fısıldar:
Liyakat ve mekân ilişkisi mühimdir. En parlak zihinler, en derin fikirler veya en saf niyetler; kendilerini takdir edecek bir iklimden mahrum kalıp hoyrat bir ortama düştüklerinde, "hurda" muamelesi görebilirler. Oysa altını çamura bulamakla altın teneke olmaz.
İdrak yoksunu olan hurdacı, tezgâhındaki teraziyle ağırlığı tartar ama asgari değeri ıskalar. Bilgiyi, sanatı, ahlâkı ve bilgeliği sadece "kullanışlılık" ya da "kaba madde" ölçeğiyle tartan sığ anlayışlar, ellerindeki hazinenin farkına varamazlar.
Asıl mesele, altının hurdacı tezgâhına düşmesi değil; o tezgâhta dururken kendi kıymetinden şüpheye düşüp düşmediğidir.
Bu hususta Mevlânâ, insanı kendi kıymetini korumaya ve cevherini sarraflara sunmaya davet eder; çünkü cevherin değerini ancak sarrafı bilir.
Buradan yola çıkarak demeli ki;
"Câhillik edip de ham kelâmı konuşma, gönül yıkacak kem sözü söyleme, muhatabına ve idrakine göre sözü sarfeyle."
Burada işaret edilen üç büyük eşik, aslında kâmil bir insanın dil ahlâkını özetliyor:
Ham kelâm; pişmemiş, tartılmamış, neye yol açacağı hesap edilmemiş sözdür. Cehaletin en belirgin nişanesi, sözün önünü arkasını düşünmeden, fütursuzca sarf edilmesidir. Oysa kelam, sahibinin aynasıdır; ham söz, ham ruhun tezahürüdür.
Kem söz; sadece bilgisizce değil, aynı zamanda yıkıcı olan sözdür. İrfan geleneğinde gönül, "Yaradan'ın tecelligâhı" (beytullah) olarak görülür. Bir gönlü yıkmak, bir kâbe yıkmakla bir tutulur. Dolayısıyla kem söz, sadece muhataba değil, varlığın özündeki o mukaddes emanete de bir hücumdur.
Muhatabın idraki; sözün gücü ve kalitesi sadece söyleyenin ilmiyle ölçülmez; asıl maharet, o sözü muhatabın kabına, idrakine göre eğip bükebilmekte, onun gönül diline tercüme edebilmektedir. Hakikat ne kadar yüce olursa olsun, muhatabın taşıyamayacağı bir ağırlıkta sunulursa, o da bir nevi "hamlığa" döner.
Türk halk edebiyatının ve âşık tarzının en saf, en samimi nasihatnameleri, bu topraklarda yüzyıllardır mayalanan irfanın, görgünün, ahlâkın ve dürüstlüğün sarsılmaz düsturlarını, topluma kelâm yoluyla çok berrak bir şekilde aktarmıştır...
"Cahiller meclisinde kelâm satılmaz
Namerdin bineğine kat'a binilmez
Cimrinin sofrasına konuk olunmaz
Sahte dostlar ile yola çıkılmaz..."
Söz, liyakat ister; anlamayacak olana kelâm sunmak, sözün izzetini çiğnetmektir.
Namertten gelecek menfaat, insana ancak minnet ve zillet getirir. Asil bir ruh, yürümeyi namerdin atına binmeye tercih eder.
Cimrinin sofrasında yenen aş, insana ya dert olur ya da lokmalar sayılır. İkramın lezzeti yemeğin bolluğundan değil, ev sahibinin cömertliğinden ve rızasından gelir.
Yolculuk, insanın içini dışına çıkaran bir mihenk taşıdır. Sahte dost, ilk yokuşta yükü bırakıp kaçacağı için, onunla çıkılan yol yarıda kalmaya mahkumdur. Kanuni Sultan Süleyman'a da atfedilen bir kelâm ile mevzu mühürlensin:
"Geçme nâmert köprüsünden ko aparsın su seni, yatma tilki gölgesinde ko yesin aslan seni“
Sözü zayi etmemek de gönlü incitmemek de sonuçta tek bir esasa çıkıyor: Haddini ve üslubunu bilmek, vesselâm.
