Ritüeller ile ahlâkın pratiğe uygulanması arasında ilişki kurulamayınca, araç olması gereken ritüeller amaç olunca..işte o zaman ibadet form ile öz arasındaki o muazzam gerilimi kaybeder, insanın iç dünyasını inşa eden bir merhamet ve ahlâk pınarı olmaktan çıkarak şekilsel bir teselli mekanizmasına dönüşür.
Araç ile amacın yer değiştirmesi, tarihin ve insan psikolojisinin en kadim kırılma noktalarından biridir. Ritüel, özünde kulun içindeki aşkınlığı, estetik bir disiplini, "ihsan bilinci"ni ve başkasının acısına ortak olma sorumluluğunu diri tutan zarif bir vesiledir. Ne zaman ki bu vesile, ahlâki bir karşılık üretme mecburiyetinden bağımsızlaştırılır; yani namaz kötülükten alıkoymaz, oruç merhameti bileylemez, hac insanı kibrinden arındırmaz hale gelir; o vakit ibadet, ruhunu yitirmiş bir "biçim" yığınına hapsolur.
Estetik bütünlük, biçimin kusursuzluğundan ibaret değildir; asıl estetik, eylemin ahlâki hakikatle ve vicdanî tutarlılıkla kurduğu sestir. Şekilsel bir titizlik gösterilip mazlumun ahı duyulmuyorsa, komşunun hakkı gözetilmiyorsa, hayata karşı bir adalet ve nezaket duruşu sergilenmiyorsa, orada geriye kalan sadece mekanik bir tekrar olur. Oysa irfanî gelenekte ibadetin estetiği, insanın ahlâkını güzelleştirmesi, ruhunu inceltmesi ve bizzat hayatın kendisini zarif bir kulluk bilincine dönüştürmesiyle kaimdir.
Araç amaç haline geldiğinde, dinî tecrübe dışsal bir tasdik aracına, hatta bir tür toplumsal konfora indirgenir. İçsel bir devrim yaratmayan şekilcilik, ne yazık ki insanı hakikate yaklaştırmak şurada dursun, onu kendi iddialarının kurbanı yapar; dışarıya karşı titiz, içeriye karşı ise büsbütün yorgun ve nasırlaşmış bir vicdan üretir.
Hakiki dindarlık, biçimdeki estetiği özdeki ahlâkla mühürleyebildiği, ritüeli ise hayatın her anına yayılan bir insani sorumluluk bilinciyle okuyabildiği ölçüde anlam kazanır.
İşte tam bu noktada, şekilciliğin ürettiği o kuru kalabalık, insanın içindeki asıl cevheri, yani irfanı ve hakiki vicdanı boğmaya başlar. Araç amaçlaştığında, dinî dil de kaçınılmaz olarak bir tahakküm aracına, hatta insanı ötekileştiren bir kibir kalesine dönüşür.
Oysa hikmetin ve ahlâkın buluştuğu yerde şekil ile öz, birbirini dışlayan değil, bilakis tamamlayan iki kanattır. Biri olmadan diğerinin göğe yükselmesi imkânsızdır.
"Biçimsiz öz dağınıktır, rüzgârda savrulur; özsüz biçim ise heykelleşmiş bir cesettir, ne bir nefes alabilir ne de insana şifa sunabilir."
Bu hakikati yeniden hatırlamak ve hayatın merkezine koymak gerekir:
İbadet, insanın varoluşsal yalnızlığını yatıştıran bir sığınak değil, bizzat insanlığın dertleriyle hemhâl olan bir diriliş bilincidir.
Ahlâk, ritüelin taçlandığı son durak değil, ritüelin içinden süzülüp yeryüzüne yayılan hayat suyunun kendisidir.
Estetik, sadece kurala uymanın verdiği soğuk bir simetri değil, kulun Yaratıcı'ya ve mahlukata karşı taşıdığı incelikli nezaket ve zarif sorumluluktur.
Araç ile amaç yerli yerline oturduğunda, ne ibadet bir yük ne de ahlâk zoraki bir kural olur; her şey kendi tabiatındaki o berrak ve akışkan hakikate kavuşur. İnsan, kendi içindeki o bozulmamış merhamet pınarını yeniden bulur.
Hülasa-i Kelam:
Dinî tecrübenin ve insanî erdemin özü, şeklin öze, aracın da amaca kurban edilmemesindedir.
İbadetlerin estetik ve ritüel bütünlüğü, insanı ahlâki bir olgunluğa, derin bir merhamete ve hayatı kuşatan bir hakikat bilincine taşımadığı sürece, ruhunu yitirmiş mekanik birer tekrardan öteye geçemez.
Şekilcilik (suret), hakikatin (mana) önüne geçtiğinde; din, hayatı dönüştüren bir vicdan pınarı olmaktan çıkarak soğuk bir tahakküm ve teselli aracına dönüşür.
Aslolan; biçimdeki estetiği, özdeki ahlâkla mühürleyebilmek; ritüeli ise yeryüzündeki her canlıya karşı duyulan incelikli bir sorumluluk ve nezaket bilinciyle taçlandırmaktır.
Zira ne özsüz biçim ayakta kalabilir ne de biçimsiz öz göğe yükselebilir.
İnsan, ancak araç ile amacı yerli yerine oturttuğunda kendi içindeki o berrak merhamet pınarına ve hakiki kulluk selametine kavuşabilir.
Sağlık ve safâlık niyâzı ile...
