Özündeki nuru keşfeden ve kendi çerağını uyandıran; ne karanlığın çökmesinden korkar ne de sahte aydınlıkların illüzyonuna kapılır. Zira onun yolu, zamanın ve mekânın ötesindeki kendi içsel aydınlığıyla doludur.
Kendi çerağını yakan insan, varlığın gelgeç mevsimlerine muhtaç olmaktan kurtulur. Gölge ile ışığın raks ettiği bu nisbi âlemde, dışarıdan medet uman her bakış bir gün nihayet yalnızlığı ve karanlığı tatmaya mecburdur. Oysa kendi kalbinin derinliğindeki o solmaz cevheri fark eden, ne yalnızlığın kimsesizliğine düşer ne de kalabalıkların sahte sıcaklığında kaybolur.
Dış dünyanın sunduğu aydınlık; bir vaat gibidir, vakti dolunca sözünü geri alır. İçteki aydınlık ise kökü derinde, sarsılmaz bir idrakın meyvesidir. Bu idrake eren ruh için gecenin sükûtu da gündüzün gürültüsü de sadece birer perdedir. Perdenin ardındaki hakikati kendi meşalesiyle aydınlatan, ne başkasının gölgesine sığınır ne de yıldızların batışına kederlenir.
Zira onun seyri dışarıya değil, içeriye doğrudur; ve kendi içine yürüyen ruh, nihayetinde kendi yolunun hem rehberi hem de aydınlığı olur.
Bu yolculukta ne mesafeler ne de zaman bir engel teşkil eder. Zira dış dünyanın hudutları, insanın kendi zihninde çizdiği sınırlardan ibarettir. Dışarıdaki ışık eşyayı görünür kılar; içteki ışık ise hakikati görebilme basiretini bahşeder. Görünene aldanmayan, görünmeyenin ardındaki hikmeti kavrayan ruh için artık batan bir güneşten ya da sönen bir yıldızdan söz edilemez.
Kendi aydınlığında karar kılan insan, eşyaya ve olaylara müstakil bir vakarla bakar. Başkalarının takdirine, zamanın alkışına ya da dünyalık ikballere ihtiyaç duymayacak kadar kendi özüyle hemhâldir. Dışarıda yıldırım füşse şimşek çaksa da, mevsimler değişip yapraklar dökülse de o, içindeki sarsılmaz sükûnetin merkezinde durur.
Ezcümle; ışığını güneşten alan gün batınca geceye hapsolur. Ay ile yıldızlara güvenen şafak atıp gün doğunca hayal kırıklığına uğrar. İçindeki ışığı bulan geceye gündüze güvenmez, kendi aydınlığı ona yeter...
İşte bu yüzden, kendi çerağıyla aydınlanan ruhlar için karanlık bir son değil, ancak derinleşmenin ve içsel hazinesini idrak etmenin bir vesilesidir. Kendi nurunu bulan, dünyayı bir misafirhane gibi seyr eyler; ne mülke bağlanır ne de göçüp gidenin ardından feryat eder. Bilir ki, asıl servet ve asıl aydınlık, zaten başından beri kendi derûnunda saklıdır.
Vesselâm.
