Toprağın altında pişmanlar yatarken, üstündekilerin pişman olacakları işleri yapmaya devam etmesi inanılır gibi değil.
Nedir bu hırs, kıskançlık, kibir, kin, nefret, çekememezlik, kendini beğenmişlik, aç gözlülük; nedir bu doymazlık, aymazlık...bir de akıllıyım diye arz-ı endam ediyor yeryüzünde insanoğlu...
İnsanoğlunun en büyük trajedisi bu tezatta gizli belki de: Geçiciliğini bildiği bir âlemde, sonsuzmuş gibi hırslara kapılması. Toprağın sükûneti ve mutlak hakikati hemen altımızda sessizce beklerken, üstündekilerin bu gürültülü gururu, kibri ve bitmek bilmeyen tamahı insanı hayrete düşürüyor.
Gözümüzün önündeki en büyük ibret vesikası o kaçınılmaz "son" iken; makam, mevki, mülk ve ego uğruna kırılan kalpler, dökülen yaşlar, beslenen kinler... Hepsi O'nun huzurunda veya toprağın altında birer yükten başka nedir ki?
Yunus’un dediği gibi:
“Yalan dünyada oturanlar / Yalan söze inananlar / Yalan dünya benim deyu / Alanları gördüm ben de.”
Sermayesi bir kefen ve birkaç metre toprak olan varlığın, akıl ve ilim iddiasıyla yeryüzünde böbürlenerek yürümesi ("arz-ı endam etmesi"), aslında aklın değil, derin bir gafletin nişanesi. Nefs; doymak bilmeyen bir dipsiz kuyu gibi aldıkça acıkıyor, yükseldikçe alçalıyor.
Oysa insanı gerçekten ihya edecek olan; hırsın yerine kanaati, kibrin yerine tevazuyu, kinin yerine hoşgörüyü koyabilmektir. Nefsin o boğucu gürültüsünden sıyrılıp "Nereye bu gidiş?" diye kendi içimize sorabildiğimiz an, belki de o aymazlıktan uyanmanın ilk adımı olacak.
Gafletin en derin yanı, insanın bu hırs ve gurur döngüsünü "kendi eliyle bir meziyet gibi ambalajlaması". Doymak bilmeyen hırsına "azim", kibrine "özsaygı", kıskançlığına "rekabet", kinine ve nefretine ise "adalet arayışı" süsü veriyor. Kendi inşa ettiği bu kavramsal zırhın arkasına saklanarak toprağın çağrısını sağır bir umursamazlıkla duymazdan geliyor.
Oysa dönüp bakılsa, tarihin tozlu sayfaları ve toprağın altı; "Ben olmasam dünya dönmez" diyenlerin, "Bu mülk sadece benim" diye böbürlenenlerin çürümüş kemikleriyle dolu. Güç ve servet biriktirme hırsı, insana zamanı satın alabileceği hüsnükuruntusunu yaşatıyor. "Daha çok" elde ettikçe ölümden uzaklaştığını sanan bu trajik akıl, aslında her adımda ona doğru koştuğunu unutuyor.
Sadi-i Şirazî’nin şu veciz hatırlatması tam da bu aymazlığın aynasıdır:
"Dünya bir mülktür, sende bir müddet kalır; senden öncekilere kalmadığı gibi senden sonrakilere de kalmayacak."
Asıl ürpertici olan, insanın "akıl sahibi tek varlık" olduğunu iddia ederken, kendi sonunu en çok unutan canlıya dönüşmesidir. Hayvanlar ihtiyacı kadarını tüketip doğanın dengesine teslim olurken; insan, ömrüne yetmeyecek mülklerin, sığdıramayacağı hırsların peşinde hem kendini hem çevresini yakıp yıkıyor.
Bu kısırdöngüden çıkışın tek yolu, zihnin kibrini kırıp kalbin fenerini yakmaktır. Yeryüzünde bir "efendi" gibi değil, bir "yolcu" gibi yürümeyi öğrenebildiğimiz gün; hırs yerini rızaya, kibir yerini tefekküre, nefret ise insan olmanın o mütevazı idrakine bırakacaktır.
Dünya bir han, insan da misafir edilen bir yolcu değil midir ?
Yolculuk ise; varılacak yerden ziyade, yoldaki hâlin idrakidir.
Dünya bir han... Kapısı herkese açık, odaları geçici, sergisi göz boyayıcı. Bu hana giren her yolcu, bir müddet konaklayıp yükünü hafifleteceği yerde, hanın eşyasına, mülküne, dekoruna sahiplenmeye kalkışıyor. En büyük yanılma burada başlıyor: "Yolcu olduğunu unutup hancı olmaya soyunmak."
Oysa han sahibinin kuralı nettir; ne getirirsen getir, giderken yanına alabileceğin tek şey, heybendeki niyetler ve amellerdir. Ne sarayın görkemli sütunları geçer kapıdan, ne biriktirilen altınlar, ne de muhafaza edilmeye çalışılan o mağrur ünvanlar...
Niyâzî-i Mısrî bu hakikati ne güzel dile getirir:
“Bir ticarethânedir bu âlem, gelen kârın alır Kimi kâr eyler, kimi zarar eyler, gider…”
Misafir, ev sahibinin ikramına şükreder; odadaki eşyayı sahiplenmez, duvardaki tablo için kavga etmez. Çünki bilir ki sabahın ilk ışıklarıyla göç davulu çalacak, kervan yola düzülecektir.
İnsanoğlunun yeryüzündeki huzursuzluğu, yolculuk bilincini kaybetmesindendir. Kaybeden ise küfran-ı nimet üzere olan misafir...
Yolcu olduğunu bilen insan:
Hırs göstermez; çünki taşıyamayacağı yükü sırtına almaz.
Kibre düşmez; çünki oturduğu koltuğun eğreti olduğunu bilir.
Kalp kırmaz; çünki aynı handa birkaç geceliğine konakladığı diğer yolcuların da kendi gibi dertli birer garip olduğunu anlar.
İkrâm edilene kanaat eder, razı olur; şükrünü de eda eder.
Yeryüzünde bir "konuk" gibi durabilmek; ayağı toprağa basarken gözü ve gönlü ufkun ötesinde tutabilmektir. Hanı güzelleştirmek için gayret etmek ama bu süre zarfında hana gönül bağlamamak... Asıl incelik, göç vakti geldiğinde hancıya mahcup olmadan, heybede helal ve temiz bir iz bırakarak kapıdan çıkabilmektir.
Aslolan, etrafımızdaki bu gürültülü gaflet akıntısına kapılmadan, insanın kendi içindeki o sakin ve hesapsız limanı koruyabilmesidir, vesselâm...
