Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Eylül 2026 Cuma

Suyun Hafızasında Ebruli İzler

 

Hayatı bir sanatçı duyarlılığıyla algılamak; varlığın sıradan kabuğunu soyup altındaki gizli ahengi, rengi ve mana derinliğini görebilmektir.

Bir ebrunun su üzerindeki nazlı dağılışında veya bir tanbur telinin titreşiminde saklı olan o ince ruhtur insanı edilgen bir izleyici olmaktan çıkarıp kendi ömrünün nakkaşı yapan. 

Günü sadece yaşayıp tüketmek yerine, zamanın kumaşına estetik bir dokunuş bırakmayı seçen zihin; karşılaştığı her insanı, geçtiği her sokağı ve tanık olduğu her anı işlenmeyi bekleyen bir ham madde olarak görür. Bu bakış açısıyla yaşamak, dünyadaki kaosu bir besteye, kederi bir makama, geçiciliği ise suyun hafızasına kazınan eşsiz bir desene dönüştürme hüneridir.

Hayat, dingin bir su yüzeyi gibi başlar; ilk bakışta renksiz, kendi sessizliğinde çekinik ve henüz biçim almamış. Ancak insan, o teknenin küreğini eline alıp zamanın akıntısına kendisini bıraktığı an başlar asıl zanaat. Küreğin suya her dokunuşu, alelade bir iz bırakmanın ötesinde, durgun bir hazneye bırakılan ilk damla boyanın yarattığı o derin harelenmedir. Ebru sanatçısının suyun hafızasına fırçasıyla fısıldadığı gibi, insan da geçtiği yollara, dokunduğu gönüllere kendinden bir renk bırakır.

Suda biçim alan o kıvrımlar, hayatın akışındaki tevafukların ve zarafetin resmidir. Fırçadan dökülen her pigment nasıl suyun üzerinde yayılıp kendi yolunu buluyorsa, insanın attığı her bir adım ve sunduğu her bir samimi temas da varlığın dokusuna yeni nakışlar işler. Kürek bir fırçaya dönüştüğünde, göl artık sıradan bir su kütlesi olmaktan çıkar; yeşilin, sarının ve al lale motiflerinin hevesle açtığı canlı bir tekneye dönüşür.

İşte hayatı ebrulilemek tam olarak budur: Rüzgârın ve suyun akışına karşı direnmeden, fakat onun durgunluğuna da teslim olmadan kendinden bir mana eklemek. Bir çiçeğin suda nakış bulması gibi, geçtiğin yere zarafet katmak; tabiatın ve kainatın o geniş tuvaline kendi iç sesini, kendi Nefes’ini cömertçe nakşetmektir.

Akan suyun üzerinde şekillenen bu akisler, zamanın ne kadar geçici ama bir o kadar da baki izler taşıdığını fısıldar. Her yeni dokunuş, kendini tekrar etmeyen eşsiz bir ahenk yaratır. İnsan, kendi içindeki renkleri dünyadan esirgemeyip durgun sulara fısıldadıkça; hayatı sadece yaşamış olmaz, onu baştan başa bir hünerle bezemiş olur.

Çünkü ebruda tesadüf ile kastın, su ile boyanın o hassas dengesi saklıdır. Ne suyu tam manasıyla hükmün altına alabilirsin ne de boyayı kendi haline bırakıp gidersin. Hayat da tam olarak bu ince çizgide yürümektir. İnsan, kendi niyetiyle bir damla damlatır aleme; gerisini zamanın ve tecellinin akışına havale eder.

Suda şekillenen o laleler, o kıvrımlı zikzaklar, aslında bir çabanın nihayetinde teslimiyetle buluştuğu andır. Küreği suya her daldırışta, geride bırakılan izlerin güzelliği kadar, önünde uzanan durgunluğun sunduğu imkânlar da heyecan verir. Geçilen yerlerde sadece bir iz değil, bir koku, bir nakış, hoş bir sada bırakabilmektir asıl mesele.

İnsan hünerini suya yansıttıkça, su da insanın aynası olur; hırsı durultur, telaşı sakinleştirir, insanı kendi iç derinliğiyle yüzleştirir. Ve nihayetinde, gün batarken o tekneden kıyıya bakıldığında anlarız ki; ebrulanmış bir hayat, kağıda çekilmeyi beklemeden de kendi mucizesini suyun hafızasında tamamlamıştır.

Hülasa-i Kelâm:

Hayatı ebrulamak; akıp giden zamanın durgun suyuna kendi rengini samimiyetle bırakmak, fakat boyanın suda aldığı şekle de mütevazı bir teslimiyetle rıza göstermektir. Zira asıl zanaat, geride sadece gürültü bırakmak, is bırakmak, kaba saba bir silüet bırakmak değil, varlığın dokusunu incelikle bezeyen hoş bir seda ve zarafet dolu bir iz bırakabilmekte saklıdır.

Sağlık ve safâlık niyâzı ile...