Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

18 Eylül 2026 Cuma

Bilabedel, ikrâmımızdır...


Girdim bir gül bahçesine.
Daha kapıdan girer girmez mis gibi bir koku sardı etrafımı. Rengârenk güller, sanki birbirleriyle yarışıyordu.

— Bu güzel kokunun bedeli nedir? diye sordum.
Güller hep bir ağızdan cevap verdiler:
— Estağfirullah! İkramımızdır efendim. Bilâbedel...
— Ama nasıl olur? dedim.
— Gül koklamak için ücret mi alınırmış? Sen yeter ki kokla, dediler.
Ben de kokladım. Hem de doya doya...

Biraz ilerledim, yoruldum.
Geniş dallarıyla üzerime gölge düşüren bir söğüdün altına oturdum.
Söğüt, dallarını hafifçe sallayıp:

— Sefâ geldin yiğit! Buyur, şöyle bir soluklan, dedi.
Ben de:
— Sağ olasın. Şu gölgeliğin bedeli nedir? diye sordum.
Söğüt hafifçe hışırdadı:
— Estağfirullah! Ne bedeli? Gölge ikramımızdır. Bilâbedel...
— Yani oturabilir miyim?
— Otur yiğit, otur. Gölge benden, sefâ senden...

Sonra girdim bir meyve bahçesine.
Elmalar, armutlar dallarında sallanıyor; dallar sanki bana doğru uzanıyordu.

Bir elma:
— Buyur, bundan da bir tadıver, dedi.
Armut hemen araya girdi:
— Onu bırak, önce benden tat!
Öteki:
— Benimki daha tatlı!
Beriki:
— Hele bir de beni dene!
Her biri başka bir lezzet...
Yedim, yedim; sonunda dayanamadım:
— İyi güzel de, bunların bedeli ne?
Meyveler gülüşerek:
— Estağfirullah! İkramımızdır. Bilâbedel, dediler.
— Bari birini satın alayım.
— Ne satması? Dalımızdan sana uzandık, ye işte!

Hava iyice ısınmıştı.
Terlemiş, bunalmıştım. Tam bir esinti beklerken bağrıma serin bir rüzgâr dokundu.

— Oh be! dedim. İyi geldin!
Rüzgâr, saçlarımı hafifçe savurup geçti.
— Sağ ol, dedim. Şu hizmetinin bedeli nedir?
Rüzgâr, uzaktan seslendi:
— Estağfirullah! Benim işim esmek. Esintim ikramdır, bilâbedel!
— Yani borcum yok mu?
— Sen nefes al yeter, dedi ve yine esti.

Güz geldi. Hava serinledi.
Üşüyünce bir duldalığa geçiverdim. Güneş gören bir yer bulup oturdum. Güneş, iliklerime kadar ısıttı beni.

İçimden:
— Bunun da herhâlde bir bedeli vardır, dedim.
Güneş sanki uzaktan cevap verdi:
— Estağfirullah! Isınmanın bedeli mi olur? Isıtırım, aydınlatırım. Bilâbedel...
— Sen de mi ikram ediyorsun?
— Ben de...

Bu güzellikleri düşünerek yürürken biraz susadım.
Vardım yakınlardaki bir pınara. Kana kana içtim. Serinliği içimi ferahlattı.
Elimi cebime attım.

Pınar hemen şırıldayarak:
— Ne arıyorsun? dedi.
— Bedelini verecektim.
Pınar güldü:
— Estağfirullah! Cebine elini sokma. Su ikramımızdır. Bilâbedel...
— Peki ya fazla içersem?
— Susuzluğun geçene kadar iç. Bende hesap defteri yok!

Düşündüm ki:

Havası, suyu, kliması...
Yazı, kışı, ilkbaharı...
Güneşi, gölgeliği...
Meyvesi, yemişi...
Gülü, çiçeği, kokusu...
Hepsi ama hepsi bilâbedel!
İnsana yaşamak kalmış...

Hem de beleş!
Bilâbedel...

Biraz durup sordum.

— Sahi, dedim. Nedir bu ikramın sebebi? Bu cömertlik nereden geliyor? Bu dostâne misafirperverlik niye?

Bu defa bahçeler sustu.
Rüzgâr sustu.
Pınar sustu.
Güneş sustu.

Derken içimde bir ses yükseldi.

Aklım dedi ki:
— Asıl soruyu şimdi sordun.
— Ne sorusu?
— Bunca nimeti gören kim?
— Gözlerim...
— Kokuyu alan?
— Burnum...
— Tadı alan?
— Dilim...
— Sıcağı, soğuğu, rüzgârı hisseden?
— Vücudum...

Aklım biraz sustuktan sonra:

— Peki bütün bunların farkına varan kim? dedi.
— Ben...
— İşte onu da düşün!

Bir başka ses, sanki bütün vücudumdan yükseldi:

— Biz de sana bilâbedel hizmet ediyoruuuuz !

Aklım devam etti:
— Gözün sana bedelsiz bakıyor, kulağın bedelsiz işitiyor, burnun bedelsiz kokluyor, dilin bedelsiz tadıyor. Kalbin durmadan çalışıyor. Akıl ise bütün bunları idrak ediyor.

Sonra sanki hepsi birden haykırdılar:

— Biz bilâbedel hizmet ederken, sen şükrünü bile esirgiyorsun!

Bir anda içim ürperdi.

Gayr-i ihtiyari:
— Çok şükür! diye haykırmışım.

Kendime geldiğimde etraf yine sessizdi.

Güller yerindeydi.
Söğüt gölgesi de.
Pınar akıyordu.
Rüzgâr esiyordu.
Güneş ısıtıyordu.
Ama ben artık başka türlü bakıyordum.

Meğer bütün ömrüm boyunca ikramın içindeymişim de farkında değilmişim.

Daha da acısı...
Şükrünü eda etmeyi bile hep ihmal etmişim.

Meğer hayat...
Baştan sona bir ikrammış.

Hem de...
Bilâbedel.