Bazen gözünün önünde sergilenen tiyatroyu görürsün de görmezlikten gelirsin. Kulakları tırmalayan o riyakâr sesleri duyarsın da duymazlıktan gelirsin. Boğazına bir yumruk oturur; tam ağzını açıp avazın çıktığı kadar haykıracak olursun, dilini ısırırsın. Yutkunursun. Bir öfke kabarır içinden, "Ulan sizinde..." diye başlayan o sövgüyü savurmak istersin ama değmez dersin.
Değmez; çünkü hayatın sahnesini tutmuş öyle bir kitle var ki, senin öfkeni bile kendilerine eğlence yapacaklar. Bırakırsın "bayramlık ağzın" kapalı kalsın. Bırakırsın, o "seyrancılara" alkışlayacak malzeme çıkmasın.
Peki, kimdir bu seyrancılar?
Sahnede fırtınalar koparken, bir haksızlık göz göre göre işlenirken localardan sessizce izleyen, çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre el çırpan o kalabalık...
Prototipler portresini resmedelim mi ?
Bir de nemelazımcılar ve bostan korkulukları var ki... "Ucu bana dokunmayan bin yaşasın" diyen, rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa yatanlar. Ne bir duruşları vardır ne bir fikirleri. Ağzında dili olduğunun farkında olmayan, varlığıyla yokluğu bir olan tiplemelerdir bunlar. Rüzgârgülü bile bunlardan daha kararlıdır.
Kırıntıcılar ve beleşçiler ise başkalarının emeğinin, mücadelesinin ve dökülen alın terinin kırıntılarıyla beslenirler. Kendi sofralarını kuracak cesaretleri yoktur ama başkasının sofrasından düşen her kırıntıya goygoyculuk yapmaya dünden razıdırlar.
Ve gören körler ve işiten sağırlar... En tehlikelileri de bunlardır. Hakikati bilirler, gerçeği görürler, çığlığı duyarlar... Ama susarlar. Gölgelerinden bile korktukları için gerçeği haykırmak yerine, kulaklarını tıkamayı ve gözlerini kapatmayı seçerler.
İşte bu yüzdendir o çeneyi tutmak. İçinden ayağının altına alıp çiğnemek gelse de, o öfkeyi kendi içinde eritmek... Çünkü bilirsin ki, bu tiplemelere verilecek en büyük ceza, onların düzeyine inmemektir.
Sözü söylemek kolaydır; ancak o değersiz kitleye malzeme vermemek adına susabilmek, onların beklediği o patlamayı vermemek, seyir zevklerini kursaklarında bırakmaktır.
Boğazınızdaki düğüm kolay çözülmez, biliyorum. Ama yine de o derin nefes alınmalı, gözler kapatılmalı ve o kadim sığınağa çekilmelidir:
"Ya Sabır... Lâ havle..."
Bırakın seyrancılar izlemeye, alkışçılar el çırpmaya devam etsin. Siz duruşunuzu bozmayın; zira bu çağda kendi çizgisini koruyabilmek, dolduruşa gelmemek, o kalabalığa verilebilecek en sessiz ama en ağır cevaptır...





















