Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

12 Ekim 2026 Pazartesi

"Seyrancılar Kulübü"


Bazen
görürsün görmezlikten,
duyarsın duymazlıktan gelirsin...

Söylemek istersin çeneni tutar,
dilini ısırırsın...

Yutkunursun, boğazın düğümlenir,
tükürmek istersin, değmez ya, dersin...

Haykırasın vardır
avazın çıktığı kadar...

Ayağının altına alıp 
çiğnemek gelir içinden...

Ulan sizinde... diyerek

Neyse "bayramlık ağzımı"bozmayayım, seyrancılara alkışlama fırsatı vermeyeyim der yutkunursun...

Kimmiymş seyrancılar ?
Zübük, zibidi, hırpo, zıpçıktı, nemelazımcı, levazımatçı, beleşçi, kırıntıcı, goygoycu, alkışçı, gören kör, işiten sağır, bostan korkuluğu, gölgesinden korkan, ağzında dili olduğunun farkında olmayanlar...

"Ya Sabır...Lâ havle..."
★
Seyrancılar kulübü: gören körler ve duyan sağırlar çağı...

Bazen gözünün önünde sergilenen tiyatroyu görürsün de görmezlikten gelirsin. Kulakları tırmalayan o riyakâr sesleri duyarsın da duymazlıktan gelirsin. Boğazına bir yumruk oturur; tam ağzını açıp avazın çıktığı kadar haykıracak olursun, dilini ısırırsın. Yutkunursun. Bir öfke kabarır içinden, "Ulan sizinde..." diye başlayan o sövgüyü savurmak istersin ama değmez dersin.

Değmez; çünkü hayatın sahnesini tutmuş öyle bir kitle var ki, senin öfkeni bile kendilerine eğlence yapacaklar. Bırakırsın "bayramlık ağzın" kapalı kalsın. Bırakırsın, o "seyrancılara" alkışlayacak malzeme çıkmasın.

Peki, kimdir bu seyrancılar?

Sahnede fırtınalar koparken, bir haksızlık göz göre göre işlenirken localardan sessizce izleyen, çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre el çırpan o kalabalık...

Prototipler portresini resmedelim mi ?
Hayatı bir fırsatçılık tiyatrosundan ibaret sanan, yüzlerinde maske, ceplerinde çıkar hesaplarıyla dolaşan, dün alkışladıklarına bugün söven, bugün sövdüklerini yarın baş tacı eden, zübükler ve zibidiler....bunlar toplumda sorumluluk almaktan kaçan, sadece izleyip fırsat kollayan veya sürüye uyan tiplemeler...
Omurgasızlığın resmini de çizseler, silüetleri tam ortada durur bunların.

Bir de nemelazımcılar ve bostan korkulukları var ki... "Ucu bana dokunmayan bin yaşasın" diyen, rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa yatanlar. Ne bir duruşları vardır ne bir fikirleri. Ağzında dili olduğunun farkında olmayan, varlığıyla yokluğu bir olan tiplemelerdir bunlar. Rüzgârgülü bile bunlardan daha kararlıdır.

Kırıntıcılar ve beleşçiler ise başkalarının emeğinin, mücadelesinin ve dökülen alın terinin kırıntılarıyla beslenirler. Kendi sofralarını kuracak cesaretleri yoktur ama başkasının sofrasından düşen her kırıntıya goygoyculuk yapmaya dünden razıdırlar.

Ve gören körler ve işiten sağırlar... En tehlikelileri de bunlardır. Hakikati bilirler, gerçeği görürler, çığlığı duyarlar... Ama susarlar. Gölgelerinden bile korktukları için gerçeği haykırmak yerine, kulaklarını tıkamayı ve gözlerini kapatmayı seçerler.

İşte bu yüzdendir o çeneyi tutmak. İçinden ayağının altına alıp çiğnemek gelse de, o öfkeyi kendi içinde eritmek... Çünkü bilirsin ki, bu tiplemelere verilecek en büyük ceza, onların düzeyine inmemektir. 
Sözü söylemek kolaydır; ancak o değersiz kitleye malzeme vermemek adına susabilmek, onların beklediği o patlamayı vermemek, seyir zevklerini kursaklarında bırakmaktır.

Boğazınızdaki düğüm kolay çözülmez, biliyorum. Ama yine de o derin nefes alınmalı, gözler kapatılmalı ve o kadim sığınağa çekilmelidir:

"Ya Sabır... Lâ havle..."

Bırakın seyrancılar izlemeye, alkışçılar el çırpmaya devam etsin. Siz duruşunuzu bozmayın; zira bu çağda kendi çizgisini koruyabilmek, dolduruşa gelmemek, o kalabalığa verilebilecek en sessiz ama en ağır cevaptır...

Ne zamana kadar "Ya Sabır... Lâ havle..."

Bıçak kemiğe dayanana kadar !

Ne demiş meşhur Divan şairi şeyh Galib:
"Söz yorulduysa sükut elzemdir"

Nüfuz pazarlamacıları...


Nüfuz pazarlama ve erişim ticareti üzerinden geçinen komisyoncular yahut simsarlar suya sabuna dokunmadan, kafa yormadan, alınteri dökmeden nasıl da kolay geçim yolu bulmuşlar, şu tuhaflıklar dünyasında...

Bir sosyo-ekonomik ve ahlâkî yozlaşma teşhisi ile girdik mevzuya... Üretmeden tüketen, emek vermeden devasa paylar toplayan ve toplumsal bünyeyi içten içe kemiren o türedi zümreyi tek bir cümlede özetleyelim istedik...

Adına ister "ağ ve erişim ticareti" deyin, ister "nüfuz simsarlığı"; çağımızın en büyük trajedilerinden biri, katma değer üreten akıl ve alın terinin sıradanlaştırılması, buna karşılık sadece "kapı tutan", "kart vizit satan" veya "aracı olan" tiplerin -belki de bizzat kartın sahibi tarafından- taltif edilmesidir.

Bu ironik ve tuhaf tablonun alt mekanizmalarına bakıldığında insana "hakikaten tuhaflıklar dünyası" dedirten birkaç husus öne çıkıyor:

"Sıfır Risk, Maksimum Rant" Modeli
Gerçek bir sanayici, araştırmacı, sanatçı ya da zanaatkar; fikri, zamanı, sermayeyi ve ruhunu ortaya koyar. Başarısızlık riski tamamen onun omuzlarındadır. Ancak nüfuz simsarları
hammadde harcamaz, sattığı şey kendi emeği değil, başkalarının emeğidir.

Bunlar;
İş bozulduğunda aradan çekilir; "Ben sadece tanıştırdım / önayak oldum" der, sorumluluk almazlar.

Üretim sancısı çekmezler. Bir fikrin çilesini çekmeden, o fikrin meyvesini ilk toplayan onlar olurlar.

Liyakatin Yerini Alan "Erişim Pazarlaması"
Sistemin kilit noktalarını tutan bu kitle, bilginin, yeteneğin veya kalitenin önünü açmak yerine; kendi geçiş ücretini önünüze koyar. 

Böylece:
Çalışan değil, "iliştirilen" kazanır.

Gerçek liyakat sahipleri kapılarda bekletilirken, kulis koridorlarında koşturanlar "iş bitirici" sıfatıyla baş köşeye oturtulur.

Toplumda "Çalışmak ve öğrenmek anlamsızdır, önemli olan doğru adama ulaşmaktır" algısı yerleşir ki bir cemiyet için en tehlikeli çürüme eşiği burasıdır.

Emeksiz Kazancın Meşrulaştırılması
Eski dünyada "komisyonculuk" veya "simsarlık", iki tarafı makul şartlarda buluşturan meşru ve mütevazı bir hizmetti. Günümüzde ise bu durum şekil değiştirerek bir nüfuz tüccarlığına dönüştü. "Suya sabuna dokunmadan", tek bir fikir üretmeden, bir satır kod yazmadan, bir tek pürüzlü yüzeyi zımparalamadan sağlanan bu kolay kazanç; emeğiyle geçinen geniş kitlelerin adalete olan inancını zedeler.

Özetle;
İnsanlığın "alın teri ve zihin emeği" ile inşa ettiği medeniyet piramidinin tepesine, sadece asansörün düğmesine basmayı bilenlerin kurulması; çağımızın en hazin felsefi ve ahlâki ironisidir.

Bir yanda yağcı, yalaka ve dalkavuklukla sistemin kaymağında sebeplenenler, diğer yanda komisyoncular, simsarlar nüfuz pazarlamacıları...

Kafa yormadan, ter dökmeden, risk almadan sistemi sağan bu kitle, ne yazık ki emeksiz rantın en zahmetsiz yolunu bulmuş görünüyor...

Düğün dernek...

 

Bak !
Davulcu hem çalıyor hem oynuyor...
Zurnacı da öyle...

Nasıl da ritmik, dengi dengine...

Oynayanlar da çok mutlular değil mi...

Çalma diyen de yok !...işleri bu.
Çalan var diye pisttekiler oynuyor...çalan olmazsa kapı gıcırtısına oynayacak değiller ya !

Seyrediyoruz
Çalanı da oynayanı da...şurdakilerin de içi gidiyor, oynamaya can atıyorlar baksana...yerleri dar, fırsat bulsalar hiç kaçırmazlar.

Ya şu köşede kalanlar ?
Ha, onlar doğuştan kör.
Çalıp oynayanları görmezler, onlar da duyuyordur canım...baksana alkışlıyorlar.

Duymayanı kalmış mı...?
Horhordaki sağır sultan duymamıştır.
Kulakları ağır işitiyormuş...belki de uyuyordur.
★
Amaaan, kafamızı şişirdiler, gözümüz de yoruldu...

Şu düğün dernek ne zaman bitecekse...

11 Ekim 2026 Pazar

Freni Patlamış Bir Dünyada...


Ahlâk Erozyonu ve Kaçınılmaz Bumerang Etkisi

Hiç düşündünüz mü? Doymak bilmez bir iştiha, dünyayı adeta tek bir sepete koyup götürecek kadar ihtiras ve hırs, sınır ve ölçü tanımayan bir yağma isteği... Günümüzün "insan görünümlü" mahluklarını tanımlamaya bu kelimeler yeter mi acaba?

Maalesef bugün insanlık, freni patlamış yokuş aşağı giden bir kamyon gibi meçhul ve tehlikeli bir yere doğru hızla yol alıyor. Bir acaip yarışın, tuhaf bir gaflet uykusunun içindeyiz. 
Meşru ile gayrimeşru sınırlarının iç içe geçtiği, gayrimeşru olanın "meşruiyet" kılıfıyla ambalajlanıp pazarlandığı, "cinin çalıp şeytanın oynadığı" bir devrandan geçiyoruz desek abartmış olmayız.

Peki, bu gidişatın sonu nereye varacak? 
Yapıp ettiklerimiz gerçekten yanımıza kâr mı kalıyor?

Maskelerin düştüğü bu çağda artık hiçbir şey gizli kalmıyor...Mısrak çuvala sığmıyor !

Eskiden arsızlıklar, hırsızlıklar ve kötülükler veya haksızlıklar kapalı kapılar ardında uzun süre saklanabilirdi. Fakat günümüzde insanların açıktan ya da sinsice bir başkasına taktığı çelmeleri, attığı kazıkları, yediği haram lokmaları, işlediği cürümleri ve ettiği zulümleri örtbas etmesi artık mümkün değil.

Tüm bu kurnazlıkları aleni yahut "siyaseten" yapınca yanına kâr kalacağını sanan insanlar büyük bir yanılgı içinde...Dünyanın öteki uçunda kanat çırpan kelebeğin meydana getirdiği hava akımı saniyeler içinde yüzünüzü okşuyor.

Ayrıca evrende etkisinden kurtulup kaçamayacağımız ahlâki ve ilahi bir denge var.

Görüyoruz ki, "Sinsi hesaplar ve atılan kazıklar, sadece yapıldığı anla sınırlı kalmamakta; zamana yayılan bir zehir gibi topluma ve sahibine geri dönmekte..."

Kötülüğün bumerang etkisinin olduğu asla unutulmamalıdır...

İnsanoğlunun sınırsız hırsı ve ahlâk erozyonu, sadece havayı, suyu ve toprağı kirletmekle kalmıyor en acısı ve en tehlikelisi; vicdanları kirletiyor.

Bugün dünyayı saran kitlesel bunalımlar, içsel krizler, huzursuzluklar ve derin tatminsizliklerin hiç biri tesadüf değil. Bunlar, insanoğlunun kendi elleriyle yapıp ettiği kötülüklerin bumerang gibi dönüp dolaşıp kendini vurmasıdır.

İşin trajikomik tarafı ise, tüm bu krizlere sebep olan insanoğlunun, sonra da hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi şaşkınlıkla ellerini ovuşturup "masum" rolü oynamasıdır.

Oysa Kur’an-ı Kerim bu gerçeği asırlar öncesinden tam da bugünleri tarif eder gibi yüzümüze vurur:

"İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde bozgunculuk/düzen bozulması ortaya çıktı. Ki Allah, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki tutumlarından dönerler."(Rûm Sûresi, 41)

Çoğaltma yarışı ve hırsın insanı nasıl felakete sürüklediği ise Tekâsür Sûresi’nde açıkça ihtar edilir: "Çoğaltma yarışı (hevesi) sizi oyaladı; ta kabirleri ziyaret edinceye kadar..."

Peki, bu yokuş aşağı gidişi durduracak fren nedir? 
Çözüm, yitirdiğimiz güzel ahlâkı ve insani değerleri yeniden hatırlamakta yatıyor.

Geleceği ve kendimizi kurtarmak istiyorsak, inşa etmemiz gereken insan tipi şu ilkelere dayanmalıdır:

Emin ve Dürüst Olmak: Kendi çıkarı için başkasının ayağına çelme takmayan, arkadan kuyu kazmayan, güven duyulan insan olmak.

Kanaat ve Emanet Bilinci: Dünyayı yağmalanacak bir ganimet değil, korunması gereken bir emanet olarak görmek. Hırsın yerini şükürle doldurmak.

Helal ve Meşru Olan Sınırlarda Titizlenmek : Gayrimeşruyu kılıflayıp meşru göstermeye çalışmak yerine, haram lokmadan tiksinecek bir vicdaniliğe ulaşmak.

Özeleştiri Yapabilmek: Suçu başkalarına atıp masum rolü oynamak yerine, kendi hatalarıyla yüzleşebilmek.

Son Söz:
Dünyayı bir sepete koyup götürmek isteyenlerin unuttuğu çok basit bir hakikat var: 

"Kefenin cebi yok"

Vicdanı kirleterek elde edilen hiçbir kazanç, insana aradığı o huzuru vermez, vermeyecektir. Freni patlamış bu kamyondan inmenin tek yolu, direksiyonu yeniden adalet, merhamet ve güzel ahlâka kırmaktır.

10 Ekim 2026 Cumartesi

Elin tokmağı için taşıma davul !

Devşir sen aklını başına oğul !
Haşeratla, parazitle dost olma sakın,
Sülükler, keneler, bitler, pireler,
Kan emecek havuz arıyor oğul !

Herkesi kendin gibi zannetme sakın,
Dost görünene hemen inanmayasın,
Yolu ne, gidişi ne, niyeti ne, bakın,
Ona göre bir tavır takın sen oğul !

İninde tilkiler var mı ona bak,
Sakalı, çaputu ölçün olmasın.
Kuzu postu giymiş kurtlara dikkat !
Sireti hayvana dikkat et oğul !

Hesabî olanın hesabını gör...
Ardına düşenin geçmişini sor...
Eveleyip gevelerse, hep şerre yor...
Sonradan dövünüp üzülme oğul !

Elin tokmağı için, taşıma davul
Devşir sen aklını başına oğul !
Sen sen ol daima yağınla kavrul
Sinsi tabiatlıdan uzak dur oğul !

Ahmet Hamdi Tanpınar ve İnsanın Şirazesi...

Edebiyatımızın en derinlikli mütefekkirlerinden biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar, eserlerinde yalnızca bir dönemin panoramasıyla yetinmez; insan ruhunun, toplum yapısının ve zamanın kılcal damarlarında gezinerek zamansız hakikatleri yüzümüze çarpar.

Onun romanlarını okurken bazen tek bir diyalog, sayfalarca sürecek bir sosyoloji ya da felsefe dersinden çok daha derin bir iz bırakır zihnimizde. 

Türk edebiyatının en vurucu tespitlerinden biri de, Tanpınar’ın Mahur Beste adlı romanında geçer:

“Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”

Şirazesiz Kalmış Bir Toplum

Mahur Beste’de İsmail Bey’in damadı Behçet Bey’e hitap ettiği bir sahnede, meselenin özü aslında Doğu-Batı çatışmasının veya batan bir imparatorluğun ötesine geçer; doğrudan "insani öz" krizine dayanır.

Metnin tamamına baktığımızda, mesajın sarsıcılığı daha net anlaşılır:

“Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?

Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Her şeyin bir çaresi vardır. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.

Sen cilt yapıyorsun; şiraze nedir bilirsin. Bizde insanoğlu şirazesiz kalmış...”

Tanpınar, bu eşsiz metinde kitap ciltçiliğiyle uğraşan Behçet Bey’e büyüleyici bir metaforla seslenir: Şiraze...

Kitabın sayfalarını bir arada tutan, dağılmasını önleyen, şiraze denilen o ince örgü koparsa, ne kadar ciltlerseniz ciltleyin o kitap dağılmaya mahkûmdur. 

İnsanı ve toplumu ayakta tutan "şiraze" ahlâki, ruhi ve vicdani değerler bütünüdür.

Telafi Edilebilir Eksikler ve Telafisi Olmayan Yozlaşma

İsmail Bey’in sözlerindeki ayrım, günümüz dünyası için de rehber niteliğindedir:

Teknik ve Maddi Eksikler Çözülebilir...
Bilgisizlik mi var? 
Okur, öğrenirsiniz. 
Ekonomik kriz mi var? 
Çalışır, kazanırsınız. 
Kurumlar veya sistemler mi yetersiz? 
Yenisini inşa edersiniz. 
Bunların tamamı zaman, emek ve akılla telafi edilebilecek süreçlerdir.

Asıl mesele manevi mayanın bozulmasıdır...
Ancak bir toplumda ya da bireyde adalet duygusu, vicdan, dürüstlük ve ahlâki pusula tahrip olmuşsa; yani insan "bozulmuşsa", inşa edeceğiniz en mükemmel sistem bile o bozuk temel üzerinde çökmeye mahkûmdur.

Çağımızın Unuttuğu Hakikat

Bugün modern dünyada yaşanan pek çok krizin, kural eksikliğinden ziyade o kuralları uygulayacak insandaki "öz kaybı" ile ilgili olduğunu görmek zor değil. Binaları, şehirleri, teknolojiyi ve kurumları sürekli yeniliyoruz; fakat insanı insan yapan manevi kıymetler manzumesini ihmal ettiğimizde, geriye yalnızca şirazesi kopmuş bir kalabalık kalıyor.

Tanpınar’ın bu uyarısı, sadece geçmişe bakıp iç çekmek için değil; bugün hem kendi iç dünyamıza hem de yaşadığımız topluma bakarken yapmamız gereken vicdani bir muhasebenin anahtarıdır.

Çünkü şirazeyi yeniden örmeden, sayfaları bir arada tutmak, medeniyeti ihyâ etmek mümkün değildir.

Dünyadan alacaklılar...


İnsanın en ağır yükü, omuzlarında taşıdığı taşlar değil; zihnine ve kalbine ilmek ilmek inşa ettiği beklentileridir. Beklenti, henüz yaşanmamış bir zamana çekilmiş ipotektir. 

İnsan, gerçekleşmemiş bir anın içine ne kadar çok arzu, ne kadar çok düş ve şart yüklerse; o iplik koptuğunda düşüşü de o kadar derin ve sarsıcı olur. 

Kendini çelik halatlarla dünyaya bağlamış koskoca insanların sarsılarak ağlayışını görürsünüz, bu, bir nesneyi kaybetmenin çocukça masumiyeti değil; kendi elleriyle kurdukları hayal kulelerinin kendi üzerlerine yıkılışıdır.

Çocuk elinden oyuncağı alındığında sadece o an için ağlar; acısı saf, feryadı tepkiseldir ve yerini bir yenisi aldığında gözyaşı çabuk kurur. 
Oysa yetişkin, hayal kırıklığına uğradığında sadece o anı değil, yatırdığı geleceği, harcadığı emeği ve vehmettiği değeri kaybeder. Feryadı ses tellerini patlatırcasına çıksa da içindeki boşluk kolay kolay dolmaz. 

İnsanı umarsız ve mahzun kılan şey, olayın kendisinden ziyade, olana yüklediği aşırı anlamdır. 

Dünya ve insan, doğası gereği fânidir, değişken ve vefasızdır. Zemin topraktan ve kaygandan ibaretken, üzerine granit sütunlar dikmeye çalışmak insanı nihayetinde bu çaresizlikle baş başa bırakır. 

Beklenti, kişiyi edilgenleştirir; huzurunu ve muvazenesini bir başkasının eylemine, bir olayın seyrine bağlayan insan, anahtarını başkasının cebine teslim etmiş bir mahkûma dönüşür.

İnsanı bükülen boyundan, sızlayan ses tellerinden ve bu çaresizlikten kurtaracak tek şey zihinsel bir özgürleşmedir. İnsanlardan ve dünyadan muayyen neticeler beklemek, gölgeye sarılmaya benzer; gölgeye sarılanın eline sadece karanlık geçer. 

Gayret insandan, takdir ve akış ise hayatın kendi seyrindendir. 

Tohumu toprağa saçıp, meyvenin rengini ve tadını zorla kendi istediği kalıba sokmaya çalışmak hamlıktır. 

İnsan ne zaman ki yaptığını sadece yapması gerektiği için yapar, sevgisini karşılık gözetmeden sunabilirse, işte o zaman beklentinin zehrinden kurtulur. 

Boynu bükük kalanlar, dünyadan alacaklı olduğunu sananlardır. 

Oysa dünyadan nihai bir alacağı olmadığını, buranın sadece bir uğrak yeri olduğunu kavrayan müyessir bir akıl; ne beklentinin tuzağına düşer ne de feryadıyla gök kubbeyi yırtar. 

Duru bir kalp için gerçek şifa, gayreti gösterip neticeyi tevekkülle karşılayarak beklentisizliğin hürriyetine sığınmaktır.

"Kendi inşa ettiği sarayın kulu olan, bir rüzgâr estiğinde viranede kalır..."

Dışı âbâd, içi harab profiller

 

Eskiler derdi ki: Hadsize haddini bildirmek, öksüze esvab(elbise) giydirmek kadar sevaptır...

Ne kadar yerinde, derin bir kelâm... Atalarımızın gözlem gücü ve toplumsal akıl yürütmedeki isabeti gerçekten de hayranlık uyandırıcıdır.

Bu ifade, ilk bakışta belki sert veya iddialı gibi görünebilir; ancak özündeki hikmet ve adalet duygusu derinlemesine incelendiğinde ne kadar haklı bir denge arayışına işaret ettiği hemen anlaşılır:

Öksüze esvab giydirmek, korunmasız, çaresiz ve masum bir insanın temel bir ihtiyacını giderip onu onurlu kılmak, sırtını ısıtmak ve toplumun şefkat elini hissettirmektir; yüce bir merhamet göstergesidir.

Hadsize haddini bildirmek ise, ölçüyü kaçıran, hudut tanımaz, cehaletini kibirle harmanlamış ve başkalarının hakkına tecavüz etmeyi alışkanlık haline getirmiş bir zihniyete "dur" demektir. Bu da toplumsal nizamı, adaleti ve hakkaniyeti koruyan en az birinci örnek kadar hayati bir erdemdir. Biri şefkatin, diğeri ise adaletin ve dengenin tesellisidir.

Günümüz dünyasında maalesef ölçünün, sınırın ve edep çizgisinin en çok ihlal edildiği dönemlerden birinden geçiyoruz. Haddini aşanların sesinin gür çıkabildiği, buna karşılık sükûnetin ve erdemin zayıf sanıldığı bir iklimde, bu tür kadim düsturlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç var.

Ne acı bir tezat değil mi? 

Eğitim, kelime anlamı ve idealindeki misyon itibarıyla insanı inceltmeli, idrakini genişletmeli, kibrini törpülemeli ve haddini bilme erdemini (tevazu) kazandırmalıdır. 
Oysa günümüzde eline sadece bir ünvan, diploma denilen bir kağıt parçası geçmiş ama insan olma terbiyesinden, irfandan ve ölçüden nasibini almamış nice "diplomalı cahil" türedi.

Öğrencisinden hocasına, kürsüsünden bürokrasisine kadar insan kisvesi altında kibir satan, ünvanını bir erdem değil bir üstünlük taslama aracı gören bu zihniyet, ne yazık ki çağımızın en büyük trajedilerindendir. 

Dere yatağında akıp giden bir su damlası iken kendini okyanus zannetmek, tam da akıl tutulmasının ve cehaletin en konforlu halidir. Çünkü gerçek cahil, hiçbir şey bilmeyen değil; bildiği üç beş satırlık ezberi bütün kâinâtın hakikati zannedendir.

Bu tür profillerin en tehlikeli yanı, hadsizliği özgüven, kabalığı da kararlılık zannetmeleridir. Oysa asıl kudret ve asalet, insanın kendi sınırlarını bilmesinde, kâinâttaki yerini idrak etmesinde saklıdır.

Asrımızın en yaygın ve en hüzünlü manzaralarından biridir, İbn Haldun’un yüzyıllar önce işaret ettiği o"Kitap yüklü merkep" metaforu, bu metafor günümüzün cilalı, markalı, modern ambalajlar içinde sunulan ama özü itibarıyla boş ve idrakten mahrum insan profilini ne kadar da kusursuz özetliyor.

Dıştaki cila ile içteki çölün bu kadar keskin zıtlık oluşturması, asıl trajedinin tam da kalbidir.

Görünürde her şey var: Şık kıyafetler, modern mekânlar, afili ünvanlar, ezbere cümleler, dijital ekranlarda sergilenen sahte bir entelektüel konfor... 

Fakat suyun damarı kurudur; akıl var ama "mümeyyiz"  (ayırt edici, seçkin) bir idrak yoktur. Birazcık bilgi, insanın kibrini törpüleyip onu toprağa yaklaştıracağı yerde, ne yazık ki bazı zihinlerde bir gurur ve üstünlük asası olarak taşınıyor.

Dışı âbâd, içi harab olan bu profiller, taşıdıkları yükün ağırlığı altında ezildiklerinin bile farkında değiller. 
Zira hakiki ilim ve irfan, insanın omuzlarına yük bindirdikçe boynunu büker; hırs ve cehalet ise insanı havaya sokar.

Bu tür karakterlerin çoğaldığı bir iklimde, sahih sözün ve samimi duruşun kıymeti belki daha çok anlaşılıyor ama bir yandan da o yalnızlaşma hissi insanı yoruyor, değil mi?

9 Ekim 2026 Cuma

Hân-ı yağmada misafir...


Ey zavallı, dünya mülkün değil emanetindir, sen de ev sahibi değilsin, misafirsin...

Dünya, insan için ikindi gölgeliği mesabesinde, geçici bir konaklama yeridir. 
Sahibi olmadığımız, yalnızca bir süreliğine emanetçi sıfatıyla kapısını çaldığımız bu handa, asıl aldanış insanın kendini mülk sahibi sanmasıyla başlar.

Emaneti asıl malı sanmak, vasıtayı gaye zannetmesi gibidir. Oysa kervan yürümekte, zaman geçmekte ve geriye ne hırsla biriktirilen makamlar ne de tapulu mülkler kalmaktadır.

İnsan, ancak ömrünü geçirdiği misafirhanede ağırbaşlı bir misafir olduğunu idrak ettiği an, hırsın ve kibrin yükünden kurtulur; geriye kalan ise yalnızca bıraktığı hoş bir sedadır.

Zaten bu idrak kapısı aralandığında, insanın dünyayla kurduğu ilişki de kökten bir dönüşüme uğrar. Sahip olma hırsı yerini, emaneti en güzel şekilde muhafaza etme bilincine (eminlik vasfına) bırakır.

Çünkü misafir, konağın duvarlarını yıkmaz, demirbaşını kendi malı belleyip tapusunu istemez; aksine, geldiği gibi temiz, geldiği gibi incitmeden bırakıp gitmeyi bilir. 

Ama insanın trajedisi tam da burada başlar: Geçici olanı kalıcı kılma çabası, dünya hanının geçiş koridorunda beton binalar, tuğladan kibirler dikme gayreti. 
Oysa zaman dediğimiz asıl mîmar, ne sarayları ayakta bırakır ne de hırsla biriktirilen hazineleri.

Ne var ki modern çağ, insana sonunu unutturmak için her şeyi yapmaktadır; unutturmalı ki tüketsin, daha çok istesin, "daha çok sahip olursan var olursun" aldatmacısına boyun eğsin. Oysa ne kadar çok şey yığarsan, sırtındaki yük o kadar ağırlaşır ve hânın kapısına geldiğinde o yükü taşımak o kadar imkânsızlaşır.

Asıl zenginlik, elleri boşaltabilmekte, gönlü doldurabilmektedir. Buradan bakıldığında dünya, kalbin üzerinde bir yük değil, ruhun kemâle erdiği bir neşvünemâ tezgâhıdır. 
Misafir olduğunu bilen insan, ne kimsenin rızkına el uzatır ne de hanın sahibi edasıyla ortalıkta caka satar. 
O, sadece ardında huzurlu bir hatıra, temiz bir nam ve sessiz bir "Allah razı olsun" duası bırakarak hedefine yürür.

Gelen geçer bu dünyadan, giden gelmez unutma,
Bu bir han-ı yağmadır ki, doymak bilmez muhteris
Ne rütbe kalır geriye, ne mal ne mülk ne mevki,
Unutma ki son nefesi veren dönmezmiş geri.

Köpek olan eve melek girmezmiş...


"Köpek Olan Eve Melek Girmez" Deyiminin Tahlili ve Nefs Eğitimi

Halk kültürü ve edebi literatürde sıklıkla karşımıza çıkan atasözü ve deyimler, zahiri (dışsal) anlamlarının çok ötesinde derin bâtınî (içsel) ma'nalar barındırır. 

Toplumda yaygın olan "Köpek olan eve melek girmez" ifadesi de bu kategoride değerlendirilen, ilk bakışta maddî bir mekânı ve hayvan tasvirini çağrıştıran ancak özünde insanın ruh dünyasını ve ahlâkî yapısını hedef alan derin bir irfânî düsturdur. 

Söz konusu ifadeyi Hz. Mevlânâ’nın eserleri ve irfani perspektiften ele alarak özetlersek:

Mistik düşüncede dış dünya ile iç dünya (mikrokozmos ile makrokozmos) arasında sıkı bir bağ kurulur. Bu bağlamda, deyimde geçen unsurlar şu şekilde yeniden tanımlanır:

Ev (Kalp Evi), insanın manevî merkezini, yani "Nazargâh-ı İlâhî" olan kalbini temsil eder. Kalp, Hakk’ın tecelli ettiği mekândır.

Köpek (Nefsânî Arzular), insanın hayvânî yönünü, doymak bilmez iştahı, bencilliği ve nefsânî arzuları simgeler.

Hz. Mevlânâ’ya göre buradaki "ev", taştan ve topraktan mamul fizikî bir mesken değil; ruhun konakladığı kalptir. Sokaktaki hayvan ise mecazî anlamda insanın içindeki dizginlenemeyen hırsların dışavurumudur.

Nefsânî Ahlâk ve Bencil Yaşam Tarzı

İnsanın başkalarının hak ve hukukunu hiçe sayarak yalnızca kendi çıkarlarını gözetmesi, ahlâktaki en büyük çürüme olarak kabul edilir. 

Başkasının zararını düşünmeden servet biriktiren, elindeki nimeti muhtaçlarla paylaşmayan ve karşısındaki insanın da bir "can" taşıdığını unutan birey, nefsî anlamda hayvânî bir sıfatla nitelendirilmiştir.

Tıpkı bir lokmayı başkasıyla paylaşmamak için hırsla bacakları arasına sıkıştıran bir köpeğin refleksi gibi, başkalarının acısına duyarsız kalan birey "köpek ahlâklı" olarak tanımlanır. 

Bu durum, kalbin tamamen nefsânî arzularla kuşatıldığının ve ilâhî rahmetten uzaklaşıldığının bir göstergesidir.

Kalbin Arındırılması ve Nûrun Tecellîsi

Nefsânî arzuların kalbe yerleşmesi, ilâhî inâyetin ve melekî vasıfların o kalbe girmesine mani olur. "Köpek olan eve melek girmez" vecizesi, bu manevî tıkanıklığı ifade eder. Kalbin bu kirlerden arındırılması ise tövbe, gözyaşı, manevî uyanış ve merhamet ile mümkündür.

İnsanın kalbini pişmanlık gözyaşlarıyla yıkaması, kirpikleriyle oradaki kibir, bencillik ve hırs tozlarını süpürmesi gerekmektedir. Kalp bu şekilde saf ve berrak bir hâle geldiğinde, işte o vakit;

Oraya Hz. Muhammed (SAV)’in muhabbeti yerleşir.
Kalbi Allah ihâta eder (kuşatır).
İnsanın içi de dışı da nura bürünür.

Hâsıl-ı kelâm:
"Köpek olan eve melek girmez" tabiri, zahirî bir kınamadan ziyade derin bir nefs muhasebesi davetidir. İnsanın kendi içindeki hırs, bencillik ve nefsânî arzularla mücadelesini simgeler.

Unutulmamalıdır ki, bu dünyada hakiki anlamda "Hz. İnsan" olma bilincine erişen birey, ebedî bir varlık idrakiyle yaşar; çünkü insan ölmez, varlığını manevî bir olgunlukla sürdürür.

Doymak bilmez nefsi temsil eden domuz gibi hayat süren, kurtlar gibi muhteris, hayvandan aşağı, insan görünümlü androidlere, "köpek tabiatlı"lara, kendilerini "Allah dostu" olarak yaftalayıp göstermeye çalışsalar da kim inanır...

8 Ekim 2026 Perşembe

Yağma Hasan'ın böreği...


Yeyin efendiler yeyin, 
yağma Hasan'ın böreği
Çiğnemeden yutun yeyin, 
öğürün yağlı çöreği
Çöktünüz pınar başına, 
bakmayın göz yaşlarına
Açın şemsiyenizi siz, 
gelen şeytan taşlarına

Yüz kösele, cüzdanlar şiş, 
ne ar kalmış ne de namus,
Yağmanız arşa ulaştı, 
ses veren yok, herkes sus pus
Hak hukuk deyip durmayın, 
maskeler düştü yüzlerden,
Mızrak sığmadı çuvala, 
su gelmiyor bin dereden.

Kimse görmez mi sandınız, 
yapılan gizli işleri,
Döndü bakın işte devran, 
söktüler sağlam dişleri...
Millet gözlerini açtı, 
hayretle izliyor sizi
Kim münafık kim samimi, 
görüyor yüzsüz arsızı

Taş Sokaklarda Kalan Çocukluğumuz / Hayrettin BARUT

 

-KİR-

Bir zamanlar Anadolu'nun taş sokaklarında büyürdük.

Sokaklarımız dardı ama dünyamız genişti.

Evlerin duvarları birbirine yaslanır, kapı önlerinde yaşlılar oturur, pencerelerden yemek kokuları sokağa taşardı. 

Yaz akşamlarında taşların üzerine serinlik çöker, gündüzün sıcağını alan duvarlar yavaş yavaş susardı.

Biz çocuklar ise günün son ışığına kadar sokaklarda olurduk.

Üstümüz başımız toz içinde…
Dizlerimiz yara bere…
Ayaklarımız çıplak ya da eski bir lastik veya naylon ayakkabının içinde…
Ama gönlümüz tertemizdi.

Bir taş bulurduk bazen.
Küçücük, yuvarlak, diğerlerinden biraz farklı…
Onu elimize alır, büyük bir hazine bulmuş gibi cebimize koyardık.
Oyuncağımız yoktu belki ama hayalimiz çoktu.

İki taş kale olurdu.
Bir sopa at olurdu.
Eski bir teneke araba olurdu.
Sokak da bizim dünyamız…

O zamanlar çocukların cebinde para değil, taş bulunurdu.

Ellerimiz kirlenirdi.
Dizlerimiz kirlenirdi.
Üstümüz başımız kirlenirdi.
Ama vicdanımız kirlenmezdi.

Bir arkadaşımız düşse elinden tutardık.
Birimizin ekmeği varsa bölüşürdük.
Oyunda haksızlık yapanı mahalle mahkemesinde yargılar, kimseye torpil geçmezdik.
Büyüklerin dünyasındaki hesapları bilmezdik.
Kimin zengin, kimin fakir olduğunu düşünmezdik.
Kimin hangi tarafta olduğunu sormazdık.
Çünkü çocukken tarafımız belliydi:
Haklıdan yanaydık.

Akşamüstü güneş, kerpiç ve taş duvarların üzerinden çekilmeye başladığında anneler pencerelere çıkardı.

Bir evden:
"Hayrettin!"
Bir başka pencereden:
"Hamit, hadi eve!"
Biraz sonra başka bir annenin sesi duyulurdu:
"Çocuklar, akşam oldu!"
Biz duymazdan gelirdik.
Çünkü oyunun en güzel yeriydi.

Sonra akşam ezanı okunurdu.

Mahallenin taş sokaklarına yayılan o ses, sanki bütün çocuklara aynı anda eve dönmeyi hatırlatırdı.

Kağıttan yaptığımız veya harçlıklarımızı birleştirerek aldığımız Topumuzu koltuğumuzun altına sıkıştırır, ceplerimizdeki taşları yoklar, yavaş yavaş evlerimize dağılırdık.

Eve girerken annemiz önce üstümüze bakardı:
"Yine nerelerde süründün sen?"
Başımızı öne eğer, gülümserdik.
Üstümüz kirliydi.
Fakat içimiz temizdi.
Şimdi düşünüyorum da…

Biz o zamanlar kirlenmekten korkmuyormuşuz.
Çünkü kirin sabunla çıktığını biliyormuşuz.
Asıl kirin insanın içine yerleştiğini henüz bilmiyormuşuz.

Sonra büyüdük.
Taş sokaklardan asfalt caddelere çıktık.
Mahallelerden şehirlere, çocukluktan hesap kitap dünyasına geçtik.

Cebimize taşların yerine başka şeyler koyduk.
Para…
Makam…
Menfaat…

Ve zamanla, çocukken hiç bilmediğimiz bir şeyleri öğrendik:
Siyasi tarafgirliği.
Paranın gücünü.
Kişisel hırsları ve menfaat üstünlüğünü.

Eskiden arkadaşımızın düşmesine üzülürdük.
Şimdi bazılarımız, kendi tarafındansa haksızlığı bile savunabiliyor.
Eskiden oyunda hile yapanı dışlardık.
Şimdi büyüklerin oyununda hile yapanı, işimize geliyorsa alkışlayabiliyoruz.

Eskiden elimiz kirlenirdi, annemiz yıkardı.
Şimdi ellerimiz temiz görünüyor ama:
sözlerimiz,
vicdanlarımız,
ölçülerimiz
kirlenebiliyor.

Ne acı…

Bir zamanlar taş sokaklarda üstü başı kir içinde koşan çocuklardık.

Dizlerimiz çamurluydu ama vicdanlarımız tertemizdi.
Şimdi elbiselerimiz temiz, ayakkabılarımız parlak, sofralarımız daha zengin…
Ama bazı vicdanlar siyasi hesapların çamuruna bulanmış.

Bir zamanlar annelerimiz:
"Üstünü başını kirletme!"
diye seslenirdi.

Keşke bugün de birileri çıkıp:
"Evladım, vicdanını kirletme!"
diyebilse.

Çünkü insanın üstündeki kir suyla çıkar.
Ama siyaset , makam,para ve güç uğruna kirletilen vicdanı hiçbir su temizleyemez.

Ve belki de bizim en büyük kaybımız çocukluğumuz değil…
Çocukken sahip olduğumuz o tertemiz vicdandır.

Taş sokaklarda kirlenen çocuklar büyüdü.
Ama keşke büyürken, kol
vicdanlarını o sokaklarda bırakmasalardı.

Ya işte böyle dostlar, dün tozun, çamurun kirini bir kalıp sabun çıkarıyordu.

Bugünkü, kirlenmişligi temizleyecek her hangi bir madde yok.!!!

Cum'a vaktinde ,ellerimi semaya açıp Ya Rabbim vicdanımı kirletmeme izin verme diye dua edeceğim.

Selam ve dua ile.. 

                                                      Hayrettin BARUT

7 Ekim 2026 Çarşamba

Kel başa şimşir tarak...


Sağır duyar avazımı
Kör aynada kendin görür
Kele dermanı demeden
Şimşir tarağını arar

Topal ile yarışırım
Yarı yolda koysun diye
Aşka vuslatı sorarım
Vuslatı bilir mi diye

Güneşe selâmım yollasam
Küser şu bizim dolunay
Yıldızlara yeri sorsam
Derler şuracıkta, kolay...

Aşıka Bağdatı sordum
Astı suratını gitti
Sultana sıratı sordum
Tahta sarılmayı seçti

Yüzümü yere serince
Her gelen bastı da geçti
Ateşten gömleği giydim
Birazcık üşümem geçti

Gündüzün karanlığında
Adam madam görmez oldum
Geceler nur saçtığında
Meleklerle hemhâl oldum

Tersini yüzden okudum
Mim doğruldu Elif gibi
Yüzü astarı gizlemiş
Topraktaki elmas gibi

Aşikarda gizli olan
Kem göz ile görünür mü ?
Gönlünün gözü körlere
Baş gözü rehber olur mu ?

Akıllı mahzun, deliye her gün bayram...

 

Modern dünyanın getirdiği yapay gürültü ve sığlığın ortasında, akıl sahiplerinin iç sesini ve ruhsal muhasebesini, keskin bir mizah ve derin bakışla dışa vuralım istedik bu yazımızda...

Hakikatin yükünü omuzlayıp zihnin dehlizlerinde çile çekenlerle, idrakten mahrum bir konfor alanında yaşayanların tezatını yaşadığımız bir çağı idrak ediyoruz...

Zaten insanın başına ne geliyorsa "fazla düşünmekten", etrafındaki çürümeyi, riyayı ve adaletsizliği görüp dert edinmekten gelmiyor mu?

Akıllı dünyanın yükünü yüklenip de dertlenirken, deliye her gün bayram...zeki insanlar gece gündüz kafayı yorar da, aptal/gerzekler için her an ve mekân düğün bayram...

Şu aforizmanın dağ gibi hakikati de tam burada devreye giriyor: "Akıllı olup âlemin derdini çekeceğine, deli ol âlem seni çeksin."

Ne var ki, o "deli" lüksüne sahip olamayanlar, yani olayları, gidişatı ve sorumlulukları idrak edenler için bu yükten kaçış yok. Zihnî mesaiyi durduramıyor, susulması gereken yerde susamıyor, seyirci kalınması gereken yerde seyirci kalamıyorsunuz. Tabiatınız gereği meseleleri dert ediniyor, âlemin sırtından inmeyen o yükü kendi sırtınızda taşıyorsunuz.

Zihnini bu çağın gürültüsüyle, akılsızlıklarıyla ve ikiyüzlülükleriyle yoran insan için asıl mesele, o yükü taşımanın ötesinde, bu yükü "neye ve kime dayanarak" taşıdığıdır. Çünkü dert edinmek, bir bakıma aklın zekâtıdır; lakin o zekâtı verecek yer bulamamak, verileni de hak etmeyenlerin elinde ziyan olduğunu görmek insanın içini ayrıca acıtır.

Bugünün dünyasında bilgiye ulaşmak çok kolaylaştı ama idrak, hikmet ve basiret adeta kıtlığa uğradı. Herkesin her şeyi bildiği ama hiçbir şeyin hakikatini tartmadığı bir gürültü çağındayız. Böyle bir iklimde akıllı kalmak, adeta inceden inceye bir çileye dönüşüyor: Yanlışı görüp susmak insanlığa sığmıyor, hem söylesen kime söyleyeceksin; muhatap ya anlamaktan aciz ya da işine gelmiyor...

İşte tam da bu yüzden, o "deliye her gün bayram" sözündeki sığ neşe ile dertli insanın derin üzüntüsü arasındaki makas hiç kapanmıyor. Biri hayatı yüzeyinden, en kestirme yoldan, hiçbir bedel ödemeden tüketirken; diğeri kelimelerin, kavramların, ahlâkın ve vicdanın direksiyonunu dosdoğru tutmaya, yoldan çıkmamaya çalışıyor.

Fakat unutmamak gerekir ki, âlemin derdini çekmek ağır bir hamallık gibi gelse de, insanı insan kılan, omuzlarındaki o yükün onurudur. Sığlığın konforuna sığınmaktansa, hakikatin sancısını çekmek her zaman daha asil bir duruştur.

Bu derin tefekkürün altını daha da doldurmak, belki de bu çağın kargaşası içinde kendi sığınağımızı —kalemi, kelâmı, sanatı— nasıl koruduğumuzu yeniden hatırlamak demektir. 

Bu noktada en çok düşündüren, bu "âlem" içinde en çok tahammül edemediğiniz şey nedir diye bize sorulacak olursa: "-mış" gibi yapan/yaşayan derim...

Hayatın simülasyonunu oynayan, her şeyi "mış gibi" yapan o kalabalıklar... 
Aslında bugünün en büyük ve en bulaşıcı hastalığı işte tam da bu.

Samimiyetin, inancın, sanatın, bilginin, hatta hüznün ve sevincin bile içini boşaltıp geriye sadece kof bir kabuk bırakanlar...

"Dinliyormuş/düşünüyormuş gibi kafa sallayanlar,
İnanıyormuş gibi görünen riyakârlar,
Okuyormuş gibi yapan ve iki satır ezberleyenler,
Hissediyormuş gibi görünüp sahte gözyaşı dökenler,
Değer veriyormuş gibi görünüp ilk virajda satanlar..."

Ortada bir fiil var ama ruhu yok. Bir varlık iddiası var ama hakikat yok. Her şey vitrin, her şey ambalaj, her şey pazarlığa tabi...

İşte insanın zihnini en çok yoran, o "akıllının derdi" dediğimiz yükü katbekat artıran şey de bu riyakâr hafifliktir. Çünkü hakiki olanla sahte olan aynı kefede tartılmaya başlandığında, aklın ve vicdanın dengesi şaşıyor. Gerçeğin bizzat kendisi ağır gelirken, bir de o gerçeğin taklidiyle boğuşmak zorunda kalmak...

Bu "mış gibi yaşayan" kalabalığa karşı en büyük mesafeyi kalem ile, kelâm ile, ürettiğimiz eserlerle ve o sahteliğin kirliliğine bulaştırmadığınız dünyamızla koymaya çalışıyoruz... 

Onlar rol kesmeye devam etsinler; sahici olanın ağırlığı her zaman sığlığın gürültüsünden daha kalıcıdır.

Duy hele neler söylerler...

 

Gel hele bu meclise sen, dinle heyetten sazı
Duy hele neler söylerler, duy divandan niyâzı
Nasıl şikâyet eylerler, avazsız bazı bazı
Hanende vü sazendenin böyle olur niyâzı.

Öküzlerin suçu ne ?


Azizim nedir bu hâl ?
bak kolkola girmişler,
sahtekârla tamahkâr,
harmanı götürmüşler !

Öküzlerin suçu ne ?
düvenin hiç suçu yok,
harman makinasının,
kolu dişlisi kırık !

Davar samansız kaldı,
fırında un kalmadı,
fukara aç kalmışmış,
de ! kimin umurunda !

Umut seneye kaldı,
hele mevsimler geçsin !
ekinler bir sararsın,
seneye Allah kerim...

6 Ekim 2026 Salı

Huzur iklimi...


İnsan ömrü, eşyanın hakikatine hangi pencereden baktığıyla şekillenen bir idrak yolculuğudur. 

Hayatı sığ bir nazarla tüketenler ile her anı bir sır ve emanet bilenler arasındaki mesafe, gaflet ile uyanıklık arasındaki kadim çizgidir. 
Gönlünü muhabbete, vaktini tefekküre açanlar için bu âlem bir rahmet iklimiyken; kadir kıymet bilmeyenlerin dünyası, kendi elleriyle ördükleri bir gam ve gussa yurdudur.

Bu çerçevede her gördüğünü Hızır, her geceyi kadir bilenlerin huzurlu hayatından nasipdar olmak varken, insanın kıymetini bilmeyen, muhabbet ve hürmetin neşvesinden yoksun, vaktin kıymetinden bî-haber olanın gam ve gussa kazanında kıvranması mukadder olur kanaatimizce...

Böylesi güzel, derin ve hakîmâne bir tefekkür ikliminde, hakikaten de hayat, keskin bir tercih eşiğinde akıp gidiyor: Gönül gözü açık olanların nazarında her anın bir rahmet soluğu, her insanın bir sır kapısı (Hızır) olmasına mukabil, gaflet perdesiyle mühürlenmiş zihniyetlerin ise nefsânî ihtirasların ve bitmek bilmeyen şikâyetlerin gam ve gussa kazanında kendi kendilerini tüketmesi de mümkündür...

Muhabbetin, hürmetin ve vaktin kadrini bilenlerin ikliminde soluklananlar için dünya bir imtihan yurdu olmaktan ziyade bir ma'bed hükmüne geçer. O neşveden mahrum kalanlar ise kendi elleriyle ördükleri karanlıkta kaybolmaya mahkûmdurlar.

Göz var ki dağda taşı seyreder, göz var ki taşı söker de altındaki sırra eremez. Âlem, Hakk'ın nazargâhı olalı beri, arayan için her köşe bir nur, her misafir bir Hızır soluğudur. Lâkin insanın en büyük yanılgısı, dünyayı kendi dar kalıbına sığdırmaya çalışması, zamanı ise hoyratça harcayıp sonra da ömrün kısalığından yakınmasıdır.

Hâlbuki vakit, kıymeti bilinirse bir ömürluk hazine, kadrinden bî-haber olunursa sadece bir tüketim vasıtasıdır. Muhabbet dediğimiz o nâzenin iklim, gürültülü çarşı pazar yerlerinde değil, ancak sükûtun ve tefekkürün demlendiği gönül ikliminde neşvünema bulur.

İnsanın kıymetini bilmeyen, hürmetin o zarif edep zincirini koparan kimse; kendi elleriyle harladıkları o nefsânî hırs ateşinde, gam ve gussa kazanında erimeye mahkûmdurlar. Oysa marifet, dünya kazanında erimek değil; o kazanı sevgiyle, kanaatle, hilim ile arıtıp bir ma'bed huzuruna çevirebilmektir.

Kim bilir, belki de asıl mesele, her gecenin kadrini bilmekte saklıdır; zira ömür dediğimiz, nihayetinde sayılı gecelerin ve uyanık kalınabilen nefeslerin toplamından ibarettir.

Hülasa-i Kelâm; ömür dediğimiz nâzenin emanet, sayılı geceleri kadir bilmek ve her insanı bir Hızır nazarıyla kucaklamakla manâ kazanır. Hürmetin neşvesinden ve vaktin kıymetinden bî-haber yaşamak, insanın kendi ocağına odun sürüp kaynattığı kendi hırs ve gam kazanında erimesinden başka bir şey değildir. Aslolan, kesretin gürültüsünde kaybolmadan, sükûtun ve kanaatin demini yakalayarak bu kubbede hoş bir sadâ, berrak bir hatıra bırakabilmektir.

O Felek var ya, kimine yedirir kavun kimine kelek...

 

Paşam;
sen sen ol suçu feleğe atma, o felek var ya, çok sürmez suç atanların çarkını bozar, hem öyle bir bozar ki, çarkına tükürür adamın...
dönen çarkın pas tutar dönmez olur lime lime dökülür, dişlilerin her birisi çürük diş gibi sökülür....

Paşam;
felekte kusur arama sakın, değilse akan sular akmaz olur, yanan ocak tütmez olur, biten otlar bitmez olur, suya giden gelmez olur...
felekle aşık atılmaz, hem üttürür hem öttürür, bir verip sevindirirken on alır seni bitirir, kara çula oturtturur... Sakın ola feleğe rıza göstermezlik etme, o felek var ya, uysal sandığın an pençesini vurur, öyle bir vurur ki, sesin soluğun kesilir, dermanın kökten kurur...Saman alevi gibi parlayan bahtın bir anda söner, rüzgâr tersine döner, dağlar başına yıkılır, yollar yokuşa gelir, en güvendiğin dağlara kar yağar, kışın yazın birbirine karışır...

Paşam;
işler sarpa sarınca sakın kahpe felek deme, sonra sana kahpelik yaptırır, boynuna tasma taktırır, sokak sokak dolaştırır, pişman olursun...Sen sen ol kaderine sövüp sayma, "felek bize niye böyle kin güttün" deyip dert yanma, başa öyle bir bela sarar ki, ne geceyi uyku tutar ne gündüzü huzur bulur, ne yaşayanın kalır ne arkandan bir Fatiha okuyan...

Paşam;
sen sen ol asla feleğe çatma, "zalim felek sana n'ettim neyledim" türküsü çığırma, bir zalim kul musallat eder, gündüzünü gece eder, anandan doğduğuna seni de pişman eder.Sen sen ol felekle dalaşıp kavgaya tutuşma, "ne istedin benden felek" diye feryat figan etme, öyle bir sızı düşürür ki bağrına, ne saraylar dindirir bu acıyı ne hanlar hamamlar, ömrünü zindan eder, nefesini haram eder...

Paşam;
felekle davalaşma, o bildiğini okur, divana durdurur da adamı beraat ettirmez, haksızı ortaya çıkarır, sesini boğar, kör kuyulara atar, bir yudum suya muhtaç eder, sahrada susuz bırakır...

Paşam;
bahtına küstüğün gün bittiğin gündür, feleğe hınç besleme, o hınç seni yiyip bitirir, içini kurutur, saçını ak eyler, belini büker, gözünün ferini söndürür, kör kör parmağım gözüne deyimi yerindeyse seni sana yabancılaştırır...

Paşam;
sakın feleğin oyununa gelip de boyundan büyük işlere kalkışma, o felek var ya, adalet için mazlumun maskesini takar da ardında nice hile saklar, öyle bir oyun kurar ki, mat olduğunla kalırsın, tahtın da yurdun da başını alır gider...

Gözünün önündeki perde kalkar da gerçeği geç görürsün, dost bildiğin namert çıkar, yoldaş dediğin yarı yolda bırakır, ocağına incir ağacı diker de ruhun bile duymaz...

Paşam;
felekle hesap görülmez, borç çıkaran hep o olur, sen alacaklı sanırsın kendini ama son dökümde hep borçlu yazılırsın,  varın yoğun neyin varsa alır götürür, elde avuçta bir kuruş bırakmaz, el kapılarında mendil açtırır...

Paşam;
düzen bozulup da çarklar tersine dönünce, feleğin lanetini üstüne alma, o lanet adamı deli eder, dağlara düşürür, ovada izini kaybettirir, adını unutturur, kimsesizler mezarlığında bir taşsız toprak eyler...

O Felek var ya, kimine yedirir kavun kimine kelek, tatlı tatlı yedirir, acı acı çıkartırır, sana ne işlerinden, sorgulama neyine gerek, sen işini dosdoğru  yap,  elinle ettiğini yaşar bugün ektiğini yarın biçersin, çalı eken diken, rüzgâr eken fırtına biçer...

Hasıl-ı kelâm;
feleğin işi gücü bu; kimine bal kaymak sunar kaşık kaşık, kimi de kalır o acı kelekle baş başa... Sen ne anlarsın onun gizli hesabından, ne karıştırırsın çarkını?

Sen dürüst ol, elini eğri işe sürme, sabırla doku kilimini. Bugün attığın her adım, yarın karşına çıkacak olandır; ne ektiysen kucak kucak, gün gelir onu biçersin boyun büküp.

Çalı ekenin eteğine diken batar, rüzgâr ekenin önüne fırtına dikilir. Bırak felek kendi sazını çalsın, sen kendi türkünü düzgün çağır, asıl keramet ordadır.

Hülasanın hülasası odur ki; felekle baş edilmez, oyununa gelinmez, dirlik de bozulmaz.

Feleğin çemberinden geçtiğini düşünür, belki felekten bir gün çalarsın çalmasına da...ardından felekten öyle bir sille yersin ki feleğin şaşar...

Ne suç at ne hesap sor; sen kendi bildiğinden, doğruluktan sapma. Kim ne ektiyse sonunda onu biçer, rüzgâr eken fırtınayla ödeşir. Felek kendi çarkını döndüre dursun, sana düşen; işini sağlama almak, rızkına hâline razı olmak ve kendi türkünü çağırmaktır.

Ötesi hep laf ü güzaf, vesselâm !

Vicdan terazisi...

 

Böbürlenip kibirlenip gülü incitme gönül
Unutma ki bu bağçenin bağbanı sahibi var
Şu vicdan terazisinde hep, dirhem ile tart gönül
Unutma ki bu hayatın mizanı hesabı var

Kamu Yönetiminde Liyakat, Adalet ve Hizmet


Kıymetli okurlarım, temel bilimler ile 48 sene iştigal etmenin yanısıra 3 ayrı fakültede biri kurucu dekanlık biri vekaleten olmak üzere dekanlık, yönetim kurullarında üyelikler, senato üyelikleri, anabilim dalı başkanlıkları, bölüm başkanlıkları, bölüm başkan yardımcılığı, araştırma merkezleri yönetim ve danışma kurulu üyelikleri, disiplin kurulu başkanı, soruşturma komisyonu başkanı ve üyesi, jüri üyesi, panelist, çalıştay moderatörü ve çeşitli komisyonlarda aldığımız görevleri yaparken lisans ve lisansüstü eğitim ve danışmanlıkları da aksatmadan yürüttük...

Bu ön bilgiyi şu sebeple paylaştım; bir akademisyen, bilim adamı, yönetici ve eğitimci olarak bu ülkenin kaynakları ile geldiğimiz yerlerde ifa ettiğimiz görevlerde, milletimize hizmet ederek yurttaşlık borcumuzu ödeme gayretimiz, şiarımız idi...

Erdemli yönetim anlayışını daha da güçlendirmek, kamu etiğinin ve ideal devlet adamlığının sınırlarını eksiksiz çizmek adına şeffaflık, hesap verebilirlik, istişare kültürü, kamu malına riayet (tasarruf bilinci) ve halkla iletişim gibi kritik başlıklarla hazırladığımız ilkeleri kısa bir manifesto/rehber hâlinde aşağıda bilgilerinize sunuyorum:
★
Kamu Yönetiminde Liyakat, Adalet ve Hizmet Manifestosu

Devlet yönetimi ve kamu makamları, bireysel birer güç veya ayrıcalık alanı değil; yalnızca ve yalnızca millete hizmet etme vesilesidir. 

Kamu kudretini elinde bulunduranların temel gayesi, adaletle hükmetmek, kamu hakkını titizlikle korumak ve toplumsal huzuru tesis etmektir. Bu bağlamda, etkin, adil ve erdemli bir kamu yönetimi için gözetilmesi gereken temel ilkeler şunlardır:

1. Hizmet Odaklılık ve Ulaşılabilirlik
Makamlar millete hizmet yeri ve hacet kapılarıdır; ulaşılması kolay ve her daim herkese açık olmalıdır.

Kapalı kapılar ardında değil, halkın içinde ve halkla birlikte (yönetişim modeli) bir yönetim anlayışı  benimsenmelidir. 

2. Mütevazılık ve İhtişamdan Kaçınma
Makamlar lüks döşeli olmamalı, teşrifat ve protokolde aşırıya kaçılmamalıdır.

İsraftan kaçınmalı, halkın vergileriyle oluşan kamu kaynakları en verimli ve kanaatkâr şekilde kullanılmalı, ihale/alım işleri sıkı denetim altında yapılmalıdır.

3. Hizmetkâr Bilinci
Makam sahibi, kendisinin yöneten değil; amme hizmeti talibi ve milletin bir hizmetkârı olduğunu asla unutmamalıdır.

Yetkiyi bir imtiyaz olarak değil, ağır bir sorumluluk ve emanet olarak görmelidir.

4. Liyakat ve Adalet Esası
Makam sahibi ehil ve liyakat sahibi olmalı, görevlendirmelerde ve iş ve işlemlerinde adaleti titizlikle yürütmelidir.

Kamunun hakkı gözetilmeli; ahbap-çavuş ilişkilerine, torpile, kayırmacılığa ve iltimasa asla meydan verilmemeli, göz yumulmamalıdır.

5. Hakkaniyetli Personel Yönetimi (Çalışan ve Kaytaran Dengesi)
Astlar arasında adalet titizlikle gözetilmeli; çalışan ile kaytaran bir tutulmamalıdır. Denetimi ihmal etmemeli, geri bildirim mekanizması her daim çalışmalıdır.

İşi savsaklayandan hesabı sorulmalı, işin hakkını vererek alın teri dökenler ise hak ettikleri şekilde ödüllendirilmelidir.

6. Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik
Yapılan tüm iş ve işlemler, harcanan her kuruş milletin denetimine ve vicdanına açık olmalı; idare her an hesap vermeye hazır bir şeffaflıkta yürütülmelidir.

7. İstişare ve Ortak Akıl
Kararlar alınırken ben-merkezci bir kibirle değil; ehil insanlarla istişare edilmeli, ortak akıl ve bilimin rehberliğinden vazgeçilmemelidir.

8. Çalışma Barışı ve Huzurun Korunması
Kurum içinde huzuru ve barışı dinamitleyen dedikodu, iftira, çekememezlik ve gammazlık gibi fitne odaklı davranışlara zamanında müdahale edilmelidir.

İşi gücü fesatlık olan ispiyonculara ve çalışma huzurunu bozanlara asla prim verilmemeli, hak ettikleri tavır net bir şekilde gösterilmelidir.

Sonuç
Unutulmamalıdır ki devletin varlık sebebi adalettir; adaletin teminatı ise liyakatli, vicdanlı ve milletine karşı sorumluluk bilinciyle hareket eden yöneticilerdir. Makamların geçici, hizmetin ve millete bırakılacak erdemli mirasın kalıcı olduğu bilinciyle hareket eden bir idari yapı; ülkemizin refahını, huzurunu ve geleceğini güven altına alacak en sağlam kaledir.

5 Ekim 2026 Pazartesi

Harabat ve Şatafat...

 

Harabat ehline baktım hepsi kanaatkâr idi,
Şatafat ehlini gördüm hepsinin gözü aç idi

Biri şu fâni dünyayı, misafirhâne bilmişti
Ötekiyse denî dünya kendine kalır sanmıştı

Biri şu fâni dünyanın, cezbesine aldanmadı,
Öteki mülkle övündü, bir kefene muhtaç kaldı

Gidenlerin arkasında kalan ya hasenat idi
Yahut da feryad ü figan, yükselen ah u zâr idi.

Ukba ehli; hem mutmain, hem hoşnut, hem razı idi
Dünya ehlinden kalansa, sadece toz duman idi.