Biyolojik olarak Homo sapiens kategorisinde doğmak bir seçim değil, tabii bir başlangıçtır; fakat "insan" olmak, ömür boyu süren bir inşa ve ihya sürecidir. Yeme, içme ve üreme gibi hayati fonksiyonlar canlılığın sürdürülmesi için gerekli temel sevk-i tabiilerdir; ancak insanı sadece bu güdülere indirgemek, onun potansiyeline ve hakikatine haksızlık etmektir.
İnsanı diğer canlılardan ayıran ve ona "insan" ünvanını kazandıran asıl yetiler şunlardır:
Ahlâk ve İrade: Arzu ve içgüdülerin ötesine geçerek doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt edebilme ve vicdanın rehberliğinde seçim yapabilme gücüdür.
Manayı Arama ve Tefekkür: Sadece var olanı tüketmekle kalmayıp; varoluşun amacını, kâinatın düzenini, hayatın ve ölümün sırrını sorgulayabilme derinliğidir.
Merhamet ve Erdem: Kendinden başka olanı, tabiatı, mahlukatı ve hemşehrisi olan diğer insanları gözetme; onların acısıyla hemhal olup adalet ve nezaket üretebilme olgunluğudur.
Estetik ve Bırakılan İz: Bilgi, sanat, kelâm ve değer üreterek dünyayı bulduğundan daha mamur ve daha anlamlı bir yer haline getirme çabasıdır.
Kısacası, Homo sapiens olarak doğmak bir veridir; fakat erdemle, adaletle, sevgiyle ve şuurla dokunmuş bir ömür sürerek "insan olmak" bir iddiadır, bir emek işidir. İnsan, kendi hamlığını irfan ve ahlak çarkında işleyip olgunlaştırdığı nispette bu şerefli ünvanın hakkını verir.
Bu yolda yürümek, insanın kendi içindeki ham taraflarla yüzleşmesini ve nefsani arzuların ötesinde bir şuur geliştirmesini gerektirir. Biyolojik varlığını aşamayan, zihnini bilgiyle, kalbini merhametle, davranışlarını ise adaletle tezyin etmeyen bir kimse; görünüşte ne kadar gelişmiş olursa olsun, özde henüz kök salamamış demektir.
İnsan olma gayretini ete kemiğe büründüren temel esaslara gelince, şunlardır:
Kendini Bilmek ve Öz Eleştiri: Dış dünyayı imar etmeden önce kendi iç iklimine bakmak; kibir, cehalet ve bencillik gibi zaaflarla samimiyetle mücadele etmektir. Kendi eksikliğini gören, başkasının kusuruna değil, kendi tekâmülüne odaklanır.
Sorumluluk ve Emanet Bilinci: Sahip olunan aklı, imkânı ve birikimi sadece kişisel menfaatler için değil; topluma, tabiata ve tüm kâinata karşı bir sorumluluk bilinciyle kullanmaktır. Toprağa, suya, çiçeğe ve canlıya hürmet etmek bu bilincin doğal bir sonucudur.
Kelâmın ve Eylemin Tutarlılığı: Sözü özüyle, fikri fiiliyle bir olmak; kemaletin en sarih göstergesidir. İnsan, söylediği güzel ilkeleri yaşamına yansıtabildiği ve örnek bir duruş sergileyebildiği ölçüde tesir yaratır.
Liyakat ve Adalet: Hayatın her alanında hakkı gözetmek, emeğe saygı duymak ve ünvanlardan bağımsız olarak insana ve hakikate hak ettiği değeri vermektir.
Netice itibarıyla, Homo sapiens canlısı için bu dünya bir imtihan ve olgunlaşma meydanıdır. Yeme, içme ve üreme döngüsünden sıyrılıp ahlâk, marifet ve irfan burcuna yükselenler; kubbede hoş bir sadâ, geride ise iyilikle anılacak bir iz bırakırlar. İnsan olmak, nihayeti olmayan ama her adımında derinleşen kutsal bir yolculuktur...
Leskofçalı Gālib bir beyitte şöyle der:
"Mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet olandır insan / Yoksa ma’nâda kişi şekl ile insân olmaz (Leskofçalı Gālib).
Muallim Naci , demiş ki;
"Şekl-i insânîye girmiş rûh görsün kâinât" (Muallim Nâci).
Kānûnî Sultan Süleyman’dan bir beyit ile mevzuya noktayı koyalım:
"Sûreti ko bak Muhibbî sîrete / Olma zâhid gibi sen sûret-perest".
