Toprağın kokusuna bürünmüş, kendine has ritimleriyle dönen bir hayattı köy yaşantısı.
İnsanın doğayla çatışmak yerine onunla uyum içinde aktığı, ektiği tohum kadar bereketi paylaştığı bir düzen vardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan hareketlilik, sadece bir ayakta kalma mücadelesi değil, kuşaktan kuşağa aktarılan köklü bir geleneğin her gün yeniden üretilmesiydi.
Seher vakti yükselen horoz sesleri günü müjdeler, ahırlardan çıkarılan koyun ve inek sütlerinin bereketi güne yansır, sürüler çobanın önünde meraya doğru süzülürdü.
Kalıplara dökülen kerpiçten inşâ edilmiş o kalın duvarlı evler, yazın serinliğini, kışın ise samimi bir sıcaklığı barındırırdı.
Tarladan, bağdan yorgun dönen ama yüzündeki huzur hiç eksilmeyen dedelerin, ninelerin kapı önlerindeki köşe taşlarında soluklanması, yaşamın sadeliğindeki zenginliği özetlerdi.
İmece ruhuyla kurulan sofralar, kazanlarda kaynayan kışlık kavurmalar, bulgurlar, tulukta çalkalanan yağından ayrılan ayranlar ve harman yerindeki o hummalı çalışma; bir toplumu birbirine bağlayan en güçlü harçtı.
Düğünlerde köy meydanını dolduran davul-zurna, çümbüş klarnet sesleri, halaya duran omuzlar ve tek bir yer sofrasında buluşan neşe, tarım kültürünün yaşayan canlı birer simgesiydi.
Oysa bugün, o canlı hayatın yerini derin ve fısıltısız bir sessizlik aldı.
Bir zamanlar tüten bacaları çoktan soğumuş; damları çökmüş, kerpiç duvarları ufalanmış evler zamana yenik düşmüş durumda.
Paslı kilitlerin asılı kaldığı ahşap kapılar, dışarıya değil, sanki unutulmuş bir geçmişe kapalı.
Ne bulgur haşlanan kazanların altı yakılıyor artık ne de çarkı dönmeyen su değirmenlerinin taşlarından başka bir iz kalmış.
Ahırlardaki sessizlik sokaklara vuruyor; ne seher vakti öten bir horoz, ne meradan dönen bir sürü, ne de çatılara yuva kuran leyleklerin kanat sesleri duyuluyor. Hatta gökyüzünde sürüyle uçan kuşlar bile bu hayatın çekildiği topraklara uğramaz olmuş.
Köyün meydanındaki o köşe taşları artık boş; ne yorgun ama mutlu yüzler var o taşlara oturan, ne de akşam karanlığında kapı önlerinde çayını yudumlayarak muhabbet eden insanlar...
Yalnızlığa gömülen bu viraneler, tarladan şehre göçen ve asgari ücretin gölgesinde hayata tutunmaya çalışan bir neslin ardından silinip giden koca bir kültürün, sessiz ama tanık hafızaları olarak ayakta durmaya çalışıyor.
Sessizliğin dahi ağırlaştığı bu terk edilmişlikte, zaman adeta taşların ve kurumuş toprağın üzerinde donup kalmış gibidir. Bir zamanlar günün ilk ışıklarıyla hareketlenen köy sokakları, şimdilerde sadece rüzgârın ıslığına ve yıkılan kerpiç parçalarının patırtısına ev sahipliği yapıyor. Yolları otlar bürümüş, avluları yaban dikenleri sarmış; insanların adımlarıyla şekillenen o patikalar, doğanın yavaş ama kararlı istilası karşında silinip gitmekte.
Evlerin içine adım atıldığında ise zamanın aniden durduğu o kırılma anı hissedilir. Duvara asılı kalmış, toza bürünmüş eski bir gaz lambası; köşede unutulmuş, lifleri çözülmüş bir curfalık tezgâhı ya da paslanmış bir bulgur kazanı... Her bir eşya, bir dönemin bitişini haykıran sessiz birer anıt gibidir. Pencerelerinden camı sökülmüş, pervazları çürümüş bu yapılar, geçmişte yaşanan imeceleri, harman sonu coşkularını ve yer sofralarındaki o helal lokmaları birer yankı gibi içinde saklar.
Bu ıssızlık sadece mimari bir yıkım değil, insan ruhunun topraktan ve köklerinden kopuşunun resmidir. Şehirlerin gürültülü, betonarme sokaklarında bir yaşam mücadelesine girişen köylü, arkasında sadece boş binalar değil; asırlardır biriken gelenekleri, töreleri, türküleri ve o katıksız huzuru da bırakmıştır.
Bugün o yıkık duvarların dibinden geçenler, toprağın bereketiyle harmanlanmış bir kültürün nasıl bir göç dalgasıyla tarih sahnemize veda ettiğine tanıklık eder. Terk edilmiş her ev, bir dönemin kapanışına yakılmış sessiz bir ağıttır.
Tarım toplumunun o köklü geçmişinden ve terk edilmiş köylerin ıssızlığından bahsettikten sonra, sürecin bu noktaya gelmesinde göz ardı edilen çözüm yollarına ve kaçırılan fırsatlara da değinmek gerekir.
Eğer zamanında gündeme gelmiş "Köy-Kent" ya da "Tarım-Kent" gibi projeler doğru stratejilerle, sürdürülebilir bir anlayışla hayata geçirilebilseydi, bu büyük göç dalgasının ve köylerin boşalmasının önüne geçilerek bambaşka bir toplumsal tablo oluşturulabilirdi.
Tarım-Kentleri ile Göçün Önlenmesi ve Köylerin İhyası
Üretimin ve Hayatın Yerinde Sürdürülmesi:
Tarım-kent/Köy-kent modelleri, köylüyü toprağından koparmadan; eğitim, sağlık, altyapı ve sosyal imkânları köylünün ayağına getirmeyi hedefliyordu. Böylece köy gençleri daha iyi bir yaşam arayışıyla şehirlere göç etmek, asgari ücretli işlerde güvencesiz şekilde çalışmak zorunda kalmayacaktı.
Geleneksel kültür ile modern tarımın buluşması sağlanırdı. Tarım-kent anlayışı, geleneksel imece ruhunu, ortaklaşa iş yapma kültürünü modern tarım teknolojileri ve kooperatifçilikle birleştirebilirdi. Bu sayede hem tarımsal verimlilik katlanarak artar hem de asırlık gelenekler, töreler ve el sanatları (kilim dokuma, yün eğirme vb.) unutulup gitmek yerine ekonomik bir değere dönüşebilirdi.
Terk edilmemiş, yaşayan köyler:
Duvar diplerindeki köşe taşlarında oturan dedeler ve nineler torunlarıyla bir arada kalmaya devam ederdi.
Bacalar duman tütmeye, kazanlarda bulgurlar kaynamaya, tuluklarda ayranlar çalkalanmaya devam ederdi.
Su değirmenleri çarklarını döndürmeye, harman yerleri bereketle dolup taşmaya devam ederdi.
Köy meydanlarında kurulan yer sofraları ve çalınan davul-klarnet sesleri canlılığını korurdu.
Sonuç olarak; köylünün kendi toprağında "milletin efendisi" olarak kalmasını sağlayacak bütüncül tarım politikaları ve tarım-kent/köy-kent yapılanmaları uygulansaydı, bugün o virane evler, kilitli kalmış ahşap kapılar ve ıssızlaşan dağlar birer hüzün sembolü olmayacaktı. Aksine, doğayla barışık, üreten, geleneklerine sahip çıkan ve geleceğe güvenle bakan canlı toplulukların simgesi olmaya devam edecekti, vesselâm.
