-KİR-
Bir zamanlar Anadolu'nun taş sokaklarında büyürdük.
Sokaklarımız dardı ama dünyamız genişti.
Evlerin duvarları birbirine yaslanır, kapı önlerinde yaşlılar oturur, pencerelerden yemek kokuları sokağa taşardı.
Yaz akşamlarında taşların üzerine serinlik çöker, gündüzün sıcağını alan duvarlar yavaş yavaş susardı.
Biz çocuklar ise günün son ışığına kadar sokaklarda olurduk.
Üstümüz başımız toz içinde…Dizlerimiz yara bere…
Ayaklarımız çıplak ya da eski bir lastik veya naylon ayakkabının içinde…
Ama gönlümüz tertemizdi.
Bir taş bulurduk bazen.
Küçücük, yuvarlak, diğerlerinden biraz farklı…
Onu elimize alır, büyük bir hazine bulmuş gibi cebimize koyardık.
Oyuncağımız yoktu belki ama hayalimiz çoktu.
İki taş kale olurdu.
Bir sopa at olurdu.
Eski bir teneke araba olurdu.
Sokak da bizim dünyamız…
O zamanlar çocukların cebinde para değil, taş bulunurdu.
Ellerimiz kirlenirdi.Dizlerimiz kirlenirdi.
Üstümüz başımız kirlenirdi.
Ama vicdanımız kirlenmezdi.
Bir arkadaşımız düşse elinden tutardık.
Birimizin ekmeği varsa bölüşürdük.
Oyunda haksızlık yapanı mahalle mahkemesinde yargılar, kimseye torpil geçmezdik.
Büyüklerin dünyasındaki hesapları bilmezdik.
Kimin zengin, kimin fakir olduğunu düşünmezdik.
Kimin hangi tarafta olduğunu sormazdık.
Çünkü çocukken tarafımız belliydi:
Haklıdan yanaydık.
Akşamüstü güneş, kerpiç ve taş duvarların üzerinden çekilmeye başladığında anneler pencerelere çıkardı.
Bir evden:
"Hayrettin!"
Bir başka pencereden:
"Hamit, hadi eve!"
Biraz sonra başka bir annenin sesi duyulurdu:
"Çocuklar, akşam oldu!"
Biz duymazdan gelirdik.
Çünkü oyunun en güzel yeriydi.
Sonra akşam ezanı okunurdu.
Mahallenin taş sokaklarına yayılan o ses, sanki bütün çocuklara aynı anda eve dönmeyi hatırlatırdı.
Kağıttan yaptığımız veya harçlıklarımızı birleştirerek aldığımız Topumuzu koltuğumuzun altına sıkıştırır, ceplerimizdeki taşları yoklar, yavaş yavaş evlerimize dağılırdık.
Eve girerken annemiz önce üstümüze bakardı:"Yine nerelerde süründün sen?"
Başımızı öne eğer, gülümserdik.
Üstümüz kirliydi.
Fakat içimiz temizdi.
Şimdi düşünüyorum da…
Biz o zamanlar kirlenmekten korkmuyormuşuz.
Çünkü kirin sabunla çıktığını biliyormuşuz.
Asıl kirin insanın içine yerleştiğini henüz bilmiyormuşuz.
Sonra büyüdük.
Taş sokaklardan asfalt caddelere çıktık.
Mahallelerden şehirlere, çocukluktan hesap kitap dünyasına geçtik.
Cebimize taşların yerine başka şeyler koyduk.
Para…
Makam…
Menfaat…
Ve zamanla, çocukken hiç bilmediğimiz bir şeyleri öğrendik:
Siyasi tarafgirliği.
Paranın gücünü.
Kişisel hırsları ve menfaat üstünlüğünü.
Eskiden arkadaşımızın düşmesine üzülürdük.
Şimdi bazılarımız, kendi tarafındansa haksızlığı bile savunabiliyor.
Eskiden oyunda hile yapanı dışlardık.
Şimdi büyüklerin oyununda hile yapanı, işimize geliyorsa alkışlayabiliyoruz.
Eskiden elimiz kirlenirdi, annemiz yıkardı.
Şimdi ellerimiz temiz görünüyor ama:
sözlerimiz,
vicdanlarımız,
ölçülerimiz
kirlenebiliyor.
Ne acı…
Bir zamanlar taş sokaklarda üstü başı kir içinde koşan çocuklardık.
Dizlerimiz çamurluydu ama vicdanlarımız tertemizdi.
Şimdi elbiselerimiz temiz, ayakkabılarımız parlak, sofralarımız daha zengin…
Ama bazı vicdanlar siyasi hesapların çamuruna bulanmış.
Bir zamanlar annelerimiz:
"Üstünü başını kirletme!"
diye seslenirdi.
Keşke bugün de birileri çıkıp:
"Evladım, vicdanını kirletme!"
diyebilse.
Çünkü insanın üstündeki kir suyla çıkar.
Ama siyaset , makam,para ve güç uğruna kirletilen vicdanı hiçbir su temizleyemez.
Ve belki de bizim en büyük kaybımız çocukluğumuz değil…
Çocukken sahip olduğumuz o tertemiz vicdandır.
Taş sokaklarda kirlenen çocuklar büyüdü.
Ama keşke büyürken, kol
vicdanlarını o sokaklarda bırakmasalardı.
Ya işte böyle dostlar, dün tozun, çamurun kirini bir kalıp sabun çıkarıyordu.
Bugünkü, kirlenmişligi temizleyecek her hangi bir madde yok.!!!
Cum'a vaktinde ,ellerimi semaya açıp Ya Rabbim vicdanımı kirletmeme izin verme diye dua edeceğim.
Selam ve dua ile..
Hayrettin BARUT
