Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

28 Ağustos 2026 Cuma

Tabiatın dilsiz lisânı ve kusursuz ahengi...

Yağmur yağdığı her yere kararında yağdığında rahmet olur, tüm mahlukata can olur, hayat verir; kimi vakit de bardaktan boşalan sağanak,  gazab olur, helâke sebep olur...

Hayatın devamlılığı vesilesi olan yağmur ayırd etmez kurdu kuşu, börtü böceği, gülü dikeni...hem güneş de öyle değil mi?...

Güneş hiçbir canlıyı ayırıp kayırmadan, en ücra köşedeki bir yabani ottan en görkemli çınara, okyanusun dibindeki plankton ve mercandan  dağın zirvesindeki kartala kadar ışığını ve sıcaklığını esirgemez.

Adalet, insanoğlunun kelimelerle arayıp da tabiatın sessizce ve kusursuzca tatbik ettiği en büyük kanundur belki de. Tabiat; ne birini diğerine tercih eder ne de lütfunu bir kurala kitaba bağlar. Toprak kollarını açtığında gök damlalarını esirgemez; rüzgâr estiğinde ne zenginin köşkünü sorar ne garibin hânesini.

Ne var ki insanoğlu, bu muazzam ve kapsayıcı nizamın tam ortasında durduğu halde, hayatı hep bir sınırlandırma, bölüştürme ve esirgeme çabasıyla yaşar. Rahmetin bereketini idrak etmek yerine, onun kime değip kime değmeyeceği üzerine hesaplar yapar. Oysa ne yağmurun damlasında bir kibir vardır ne de güneşin şuasında bir ayrımcılık. Bize düşen, bu cömert ve adil iklimden payımıza düşeni almak, rahmeti ve sevgiyi, paylaştıkça çoğalan bir umman bilmektir.

Böylesi bir kuşatıcılık karşısında, insanın kalbi de tıpkı o toprak gibi, suya hasretken de doymuşken de, aynı şükürle dolmalıdır değil mi?

Hem de şikâyetsiz, hesapsız ve garezsiz...

İşte o zaman başlar hakiki teslimiyet. Ne dilin ucunda bir sitem ne kalbin kıvrımlarında bir alacak verecek davası... Tıpkı yağmurun buluttan kopup toprağa düşerken "Neden burası?" diye sormayışı, güneşin ışığını gönderirken kimin penceresine vurduğunun hesabını tutmayışı gibi.

Ama insanoğlu, ömrünün büyük kısmını bir mizan üzerinde tüketir: "Ne kadar verdim, ne kadar aldım?", "Hak ettiğim bu mu?", "Neden ben?". Oysa şikâyetin bittiği yer vicdanın dinlendiği, hesabın kapandığı yer, rızanın başladığı; garez ve kinin silindiği yer ise kalbin özgürleştiği andır. Aslolan karşılık beklemeksizin sevmek, hiç bir menfaat gözetmeksizin iyilik etmek ve rüzgârın esintisine gövdesini bırakan bir ağaç gibi mukadderata boyun eğmektir...

Belki de erdem, hayatın rüzgârına karşı direnmeden, gelen rahmeti de imtihanı da aynı vakarla karşılayabilmektedir. Ne bir sitem yükü omuzda, ne de bir hesap gölgesi zihinde... Sadece var olmanın ve o büyük nizamın bir parçası olmanın sessiz huzuru...

Hâsılı kelâm; tabiatın o dilsiz ve kusursuz ahenginde ne siteme yer vardır ne de pazarlığa. Yağmurun toprağa, güneşin âleme sunduğu o menfaatsiz cömertlik; insana da hesapsız vermeyi, garezsiz sevmeyi ve hayatı hiçbir şarta bağlamadan kucaklamayı fısıldar. Bütün mesele, kalbi bu ilâhî nizamın hizasına getirebilmekte, ömrü şikâyetsiz bir rıza ve duru bir teslimiyetle tamamlayabilmektedir...

Sağlık ve safâlıkla kalınız.