Had meselesi toplumsal ilişkilerde ve iletişimde çok önemlidir. Haddini bilmek, bilmeyene ise haddini bildirmek lâzım gelir...yani hadsize ayna tutmak gerekir.
Topuğa gelmeyen derelerin derya ile yarışmaya kalkması ne kadar absürt ise, çizmeyi aşanlara da "çizmeyi aşma" ikazı, yerinde ve zamanında yapılmalıdır, değilse çizmeyi aşma alışkanlığı giderek karakter haline dönüşür...
Zira karakter haline dönüşen her hadsizlik, zamanla kişide bir "haklılık sanrısı" yaratır. Kişi, başkalarının suskunluğundan, sabrından veya nezaketinden bulduğu yüzü kendi büyüklüğü ya da liyakati sanmaya başlar. İşte tam da bu noktada o ikaz, toplumsal sağlığı koruyan bir panzehir işlevi görür.
Konuyu daha da derinleştirmek gerekirse, bu durumun iletişimdeki yansımalarını şu başlıklar altında toplayabiliriz:
Sükûnetin Görünmez Tokadı
Hadsize, haddini aşana haddini bildirmek; ses yükseltmek, kabalaşmak veya muhatabın seviyesine inmek demek değildir. Aksine, en sarsıcı had bildirme yöntemi zarafetle, sükûnetle ve net bir çizgiyle verilendir. Olgun bir insanın en güçlü silahı "mesafesidir". Sınırları kesin çizilmiş, tavizsiz ama sakin bir duruş, çizmeyi aşana nerede durması gerektiğini bağırmadan fısıldar.
Nezaketin Zafiyet Sanılması
İnsan ilişkilerinde sıklıkla düşülen en büyük tuzak, tahammülün ve alttan almanın karşı tarafça bir "zafiyet" olarak algılanmasıdır. "Aman ağzımızın tadı kaçmasın" ya da "Büyüklük bende kalsın" diyerek sineye çekilen her saygısızlık ise, bir sonrakinin yazılı olmayan davetiyesidir.
Unutmamak gerekir ki; tolere edilen her saygısızlık, zamanla saygısızın kazanılmış hakkına dönüşür.
Aynayı Doğru Tutmak
Deryanın, topuğa gelmeyen dereyle yarışmasına gerek yoktur; derya sadece kendi enginliğini ve derinliğini muhafaza eder. Ancak dere haddini aşıp etrafı bulandırmaya başladığında, ona çapı ve debisi hatırlatılmalıdır. Bu hatırlatma, kişiye aslında ne olduğunu gösteren şeffaf bir aynadır. O aynaya bakan kişi kendi sığlığıyla yüzleşmek zorunda kalır.
Bu haklı ve derin tespiti yaptıktan sonra, tam da o "topuğa gelmeyen dere ile derya" metaforuna yakışacak şekilde, "Ziya Paşa’nın hedefini her daim tam on ikiden vuran o meşhur beytiyle mevzuyu mühürleyelim:
"İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terâzî o kadar sıkleti çekmez."
(Yüce ve derin meseleleri kavramak bu küçük aklın harcı değildir; zira o küçük terazi bu kadar ağır bir yükü taşıyamaz.)
İnsan ilişkilerinin en yaman ve ruhu en çok yoranı edebi muhafaza ederek edepsize haddini bildirmektir. Zira kültürel yozlaşmanın sığ sularında kulaç atanlara, nezaketin o ince, derin ve zarif diliyle anlatmak çoğu zaman beyhudedir.
Edepsizin anladığı dilden konuşmak, onun çamuruna bulanmak değil; o çamurun size sıçramasını engellemek için araya çekilen çelikten bir settir.
Bu zorunlu "dil değişimini" uygularken dengede tutulması gereken hassas teraziler şunlardır:
Sesi değil, sözü yükseltmek...Muhatabın anladığı dil sertlik ve netlik olabilir, ancak bu onun gibi kabalaşmak demek değildir. Edepsizliğin en büyük gıdası gürültüdür; ona verilecek en güzel cevap, kelimeleri bir kırbaç gibi ama asla bağırmadan, tam yerinde kullanmaktır.
İletişim değil, ikaz... Edepsize anladığı dilden konuşurken kurulan temas bir sohbet veya uzlaşma çabası değil, yalnızca bir "sınır ihlali ikazı" olmalıdır.
Lafın tamamı arife söylenir; arif olmayana ise sadece duracağı çizgi gösterilir.
Mevlana'nın o meşhur, "Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek bir cevabım var. Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye" sözü tam da buraya oturur. Bazen haddini bilmez edepsizin anladığı dilden verilen cevap, karşısındakinin kendi sığlığıyla yüzleşmesini sağlayacak bir net duruştur.
Bu dengeyi hakkıyla kurmak; kelimeleri bir vezin ustası titizliğiyle tartmayı, nerede susup nerede taşı gediğine koyacağını bilmeyi gerektirir.
Sonuç olarak;
İlişkilerde sınırlar, tıpkı ülkelerin sınırları gibi saygıyı ve barışı korur. Çizmeyi aşana zamanında "dur" demek, "kendi özsaygımıza" duyduğumuz borcun bir gereğidir. İnsanın kendi değerini ve sınırlarını bilmesi, dışarıdan gelen her türlü müdahaleye karşı alınmış en güçlü önlemdir. Sınır ihlallerine zamanında ve doğru üslupla verilen tepkiler, sağlıklı bir toplumun ve saygıya dayalı bir iletişimin temel taşıdır.
Edepsiz çekerse seni çukura,
Edebi zırh yapıp kuşanmak gerek.
Anladığı bir dille şamarı vurup,
Çizmeyi aşana şahlanmak gerek.
Boyunu ve haddini aşan sulara girmeye kalkanlara, kendi terazisinin sınırlarını her daim zarafetle hatırlatabilmek dileğiyle...
