"Müşteriyi dîdesinden hisseder tâcir olan" demiş Fâik Reşat...insanı da yüzünden/gözünden ve hatta kalbinden okur arif olanlar, der irfan ehli....
Fâik Reşat'ın bu enfes sözü, ticaretin sadece rakamlardan, alım-satımdan ibaret olmadığını; özünde insanı anlamak, sezmek ve onun niyetini, ihtiyacını bir bakışta kavramak olduğunu ne güzel özetler. Arifin (olgun insan, basiret sahibi kimse) insanı gözünden okuması da tam olarak bu sezginin daha derin, manevi ve idrak boyutudur.
Bu mevzuyu biraz açmak gerekirse:
Dîdeden Kalbe Giden Yol
Tüccarın Nazarı: Gerçek bir tâcir, müşterisinin kapıdan içeri girdiği andaki duruşundan, gözlerindeki ışıltıdan ya da kararsızlıktan onun ne aradığını anlar. Bu, yılların verdiği tecrübenin ve insan sarraflığının bir neticesidir.
Arifin Basireti: Arif olan ise insanın sadece ne istediğini değil, neye susadığını, ruhunun hangi yarayla malul olduğunu okur. O, kelimelerin ötesini, sükûtun arkasındaki feryadı duyar.
Bakmak ile Görmek Arasındaki Fark
Sıradan bir göz sadece şekli görür; yüzde oluşan çizgileri, kıyafetin rengini veya fiziksel duruşu fark eder.
Arif ve tâcirin ortak noktası ise "görmek" fiilinin hakkını vermeleridir. Biri menfaatin ve güvenin, diğeri ise hakikatin ve kalbin izini sürer.
"Gözler kalbin aynasıdır" derler; ama o aynayı okuyabilmek için önce incesözlü, vicdanlı ve insanı seven bir nazar sahibi olmak gerekir.
Bu kubbede hoş bir seda bırakan bu kadim anlayışları, ticaretin insan sarraflığı boyutu ve ariflerin bakışındaki manevi sır hakkında az daha derinleşelim...
Ticaretin insan sarraflığı ile ariflerin basiretini birleştiren o ince çizgi, aslında insanın insana değdiği en hassas noktadır. Biri dünyevi hayatın idamesi ve güvenin test edilmesi için bu mahareti kuşanır, diğeri ise hakikatin ve kalbin şifası için. İki boyutu birbirinin ardına ekleyerek derinleştirelim:Ticaretin İnsan Sarraflığı: Güvenin ve Niyetin Terazisi
Eski usul ticaret, bugünkü gibi soğuk, rakamsal ve dijital sözleşmelere dayalı değildi; doğrudan "adamlığı", "sözü senet bilmeyi" esas alırdı.
Bakıştan Anlaşmak: Fâik Reşat’ın bahsettiği o tâcir; müşterinin cebindeki paraya değil, yüzündeki dürüstlük ifadesine, elinin titreyişine veya güven veren duruşuna bakar. Alışveriş, malların mübadelesinden önce iki vicdanın mutabakatıdır.
Nisyandan İbret: İnsan sarrafı olan bir tâcir, kimin samimi, kimin hile peşinde olduğunu dîdeden (gözden) sezmezse kervanı yürütemez. Buradaki okuma, çıkarcı bir şüphe değil; ticari hayatın sükûnetini ve dürüstlüğünü koruyan basiretli bir sezgidir. O yüzden çarşıda "gözü açık olmak" sadece uyanıklık değil, karşısındakinin niyetini sezinleme maharetidir.
Ariflerin Basireti: Sükûtun Arkasındaki Yarayı Duymak
Tüccarın dîdeden okuduğu niyet, arif olanın nazarında çok daha ulvi bir boyuta, kalbin hal diliyle okunmasına evrilir.
Kelimeye İhtiyaç Duymamak: Arif olan, insanın dilinden dökülen laflarla aldanmaz. İnsan bazen en büyük yalanı diliyle söyler ama gözü, o yalanı ele verir. Arif, o saklanan gizli hüznü, kibir maskesinin altındaki korkuyu veya sükûtun ta kendisini okur.
Hâlden Anlamak: Yunus’un "Bir kez gönül yıktın ise, kıldığın namaz değil" düsturunca, arif insan kimsenin kalbini incitmemek için herkesin kalbini okumak zorundadır. O yüzden onun bakışı yargılayıcı değil, şefkat edicidir. Yarayı görür ama deşmez; aksine merhem olur.
Hülasa; iki nazarın ortak paydası şudur:
Tüccar da arif de aslında aynı kitabın (insanın) farklı sahifelerini okur. Biri hayatın gailesi içinde güvenin ve emanetin peşindedir, diğeri ise ömrün nihayetinde hakikatin ve rızayı ilahi’nin.
Günümüzün mekanikleşmiş ve dijitalleşmiş dünyasında, o kadim insan okuma sanatını değerlendirecek olursak, hem tâcirin vicdanının, hem de arifin ihlasının malesef kaybolmaya yüz tuttuğunu söyleyebiliriz...
