Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

11 Ağustos 2026 Salı

Yunus'ca bakabilmek...


Yunus Emre der ki:
"Cümleler, doğrudur; sen, doğru isen
Doğruluk bulunmaz, sen, eğri isen."

Yunus Emre’nin bu eşsiz terazisinde doğruluk ve hakikat; kuru bir bilgiyle, ezberlenmiş kaidelerle veya yalnızca akılla değil, ancak kalbin o büyük yangınıyla tartılır. Bu yangının yegâne odunu da "aşktır".

Zira aşk ile ma'lul (hasta/illetli) olmayan bir kalp, kibrin ve benliğin zindanından asla çıkamaz.

Eğriliği dışarıda arayan, kendi içindeki karanlığı göremeyen insandır. Yunus'un “sen, doğru isen” diyerek işaret ettiği o büyük sır, insanın kendi nefsini aşkın örsünde döverek terbiye etmesinden geçer. Aşk olmadan bilinen her doğru eksik, sevgi olmadan bakılan her göz kördür.

Bunun için aşk ile sevmeli insan, aşk ile ma'lul olmalı, hâttâ aşk ile melul ve dahi me'yus olmalı...

Peki, insan neden aşk ile "melul"(boynu bükük, mahzun) ve dahi "me'yus" (umutsuz) olmalıdır?

"Çünkü aşk, sadece bir neşe hali değil; bir yanış, bir eksiklik hissi ve sonsuz bir arayıştır."

Aşk ile ma'lul olmalı ki; aklın ve kibrin şifası bulunmaz hastalığından kurtulsun. Kendi kendine yettiğini sanan insan, kâinatın hakikatine sağırdır.

Aşk ile melul olmalı ki; dünyanın sahte neşelerine ve geçici makamlarına aldanıp asıl yurdunu, vuslat hasretini unutmasın.

Aşk ile me'yus olmalı ki; kendi gücünden, kendi benliğinden ve nefsinden tamamen umudunu kessin. Bu me'yusiyet bir tükeniş değil, aksine en büyük teslimiyettir. Kendinden umudu kesen, bütünüyle Hakk'a sığınır.

Yetmiş İki Millete Bir Gözle Bakabilmek

Yunus Emre der ki:
"Yetmiş iki millete, bir göz ile bakmayan
Halka, müderris olsa, hakikat(t)e, asidir."

"Yetmiş iki millete bir göz ile bakabilmenin" yegâne anahtarı da bu melul ve me'yus hâldir. Kendi acziyetini anlayan, gururunu kıran ve benliğinden soyunan insan için artık övünülecek bir "ben" ve hor görülecek bir "öteki" kalmaz. Her yüzde aynı nuru, her dertte aynı imtihanı görmeye başlar.

Müderris olup ciltlerce kitap devirmek, medreselerde başköşeye oturmak akla hitap eder ve insana dünyevi bir rütbe verir. Ancak kâinatı ve insanı altı çizilecek bir satır gibi okuyabilmek; ancak aşka müptela olmuş, sevginin derdiyle yaralanmış ve kibrini o me'yusiyet içinde eritmiş bir kalbin harcıdır.

Velhasıl; insanı insan yapan, onu doğru kılan ve tüm yaratılmışları aynı şefkatle kucaklamasını sağlayan şey, o ağır ama kutlu "aşk derdidir". O dert ki, dermanın ta kendisidir, vesselâm...