Kendisi sayıdan sayılmayan amma sayıların sağına soluna geldiğinde ona bir başka mana kazandıran "SIFIR" var ya; yani yok gibi olan, kendi yok aslı hiç ama, varın yanında durunca "bir"i değerlendiren, on, yüz, bin... milyar, trilyon... namütenahi değer katan SIFIR...
Öylesi âdemler gördüm ki, kendileri yok idiler, var olanın ardında önünde durunca da onları abad ederlerdi.
Zira onlar, "ben"lik davasından çoktan vazgeçmiş, "hiçlik" makamına ermiş bahtiyarlardı. Tıpkı o sıfır gibi; ne kendi başlarına bir saltanat kurma dertleri vardı ne de en öne geçip göze batma arzuları. Dikkat çekmezler, alkış beklemezler, övülmeyi istemezlerdi. Sessizce gelir, usulca omuz verir, yanındakini büyütürlerdi. Lakin o dışarıdan kamaşan gözler bilmezdi ki; o "bir"leri ayağa kaldıran, onlara heybet katan, onları destanlaştıran hep o yanlarındaki sessiz ve görünmez yoldaşlarıydı.
Düşünsenize, o mütevazı sıfır olmasa, "bir" sadece yapayalnız, hudutlu ve cılız bir "bir" olarak kalmaz mıydı?
İşte o ademler de kendi varlıklarını silerek sevdiklerini, inandıklarını, uğruna yola çıktıklarını böyle yücelttiler. Hayatın sahnesinde alkışı her zaman öndeki rakamlar topladı; madalyaları hep "bir"ler, "iki"ler, "dokuz"lar boynuna taktı. Ama o büyük, ihtişamlı ve erişilmez sayıların ardındaki asıl sır, hep o kendini yok sayan sıfırların eşsiz fedakârlığında gizliydi. Kendinden geçip başkasını var etmek... Kendi isminden vazgeçip bir başkasının destanına nefes olmak...
Bu, her kişinin değil, ancak o "sıfır meşrepli" er kişilerin harcıdır. Onlar zahire, yani dışarıdan bakan gözlere göre "hiç"tirler; ama hakikatte, bütün o varlığın mayası, o namütenahi çokluğun gizli ve asıl mimarıdırlar. Ne mutlu o sıfır olabilmenin şuuruna erenlere ve ne mutlu yanında böyle bir sıfır taşıdığının kıymetini bilen "bir"lere...
Fakat heyhat! Kimi zaman o "bir"ler, kibre kapılıp da ulaştıkları o yüce mertebeleri, o ulaştıkları on binleri, milyonları sırf kendi hünerleri sanırlar. Böbürlenirler, gurur atına binerler de yanlarında saf tutan, gölgelerine sığınan o sessiz sıfırları hor görmeye başlarlar. "Sen nesin ki?" derler küçümseyerek, "Sen bir hiçsin, bense başlı başına bir değerim!"
Bilmezler ki, o hor gördükleri "hiç" arkalarından çekilip gittiğinde, o devasa sandıkları saltanat bir anda yerle yeksan olur. Milyonluk tahtlarından yuvarlanıverirler de kala kala o yapayalnız, kupkuru ve cılız "bir" hallerine dönerler.
Sıfır ise o an bile kaybetmemiştir asaletini. Zira sıfırın kaybedecek bir makamı, düşecek bir tahtı yoktur; o zaten hiçlik hırkasını en başından giymiştir. "Bir"den ayrıldığında eksilmez, yaralanmaz; sadece bir başka varlığa, bir başka hikâyeye omuz vermek, ona mana katmak üzere sessizce yoluna revan olur.
İşte bu yüzdendir ki asıl marifet "bir" olup önde yürümekte değil; o birin ardında yahut önünde durup, kibre düşmeden, alkış beklemeden ona mana katan o beklentisiz sıfır olabilmektedir.
Dışarıdan bakan gözler için o yuvarlağın, o çemberin içi boştur belki... Ama hakikatte o sıfır, sonsuzluğu kucaklayan bir haledir. Bütün kâinat, bütün sır, işte o "hiç"liğin, o boşluk gibi görünen muazzam tevekkülün kalbinde saklıdır.
Varsın dünya "bir"leri, "beş"leri, "dokuz"ları alkışlasın, onların isimlerini altın harflerle yazsın. Tarihin asıl yapıcıları, o sessiz sedasız gelip giden, isimleri silinmiş, "hiç" olmuş ama dokunduğu her şeyi var etmiş o yüce "sıfır"lardır...
Sağlık ve safâlıkla kalınız...
