Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Fıtratın gereği: Akrep sokar, diken batar...

 

Biyolojik Şifreden Sosyolojik Hakikate

Çekirdekteki o değişmez şifre, dışarıya yansıyan her türlü rengin, biçimin ve huyun ana membaıdır. Fenotipi genotip belirler; çünkü dış görünüş, davranış ve tepki, içteki o değişmez yazılımın (fıtratın) maddeye bürünmüş, ete kemiğe bürünmüş halidir.

Olaylara derin bir analiz ve sentezle yaklaştığımızda, bu biyolojik yasanın insan ilişkilerinde ve toplumsal yapıda nasıl şaşmaz bir şekilde işlediğini çok daha net görebiliriz.

Çevrenin ve Şartların Sınırı

Ekosistem biyolojisinde olduğu gibi; bir canlının gelişimi iklime, coğrafyaya veya toprağın fiziksel ve kimyasal yapısına (edafik faktörlere) bağlı olarak belli oranda şekillenebilir. Dış şartlar fenotipte bazı esneklikler ve çevresel adaptasyonlar da yaratabilir.

Ancak özün değişmezliği asla göz ardı edilemez, mesela hiçbir çevresel faktör veya mükemmel iklim şartı, bir ayrık otunu çınara dönüştüremez. Suyu, gübreyi ve güneşi artırdığınızda elde edeceğiniz tek şey, daha gürbüz, daha gösterişli ve kökleri daha derine inmiş bir ayrık otudur.

Her canlı ve her insan, kendi genetik (veya ahlâki) sınırları içinde gelişir. Nihayetinde ulaşacağı yer yine kendi fıtratının zirvesi, yani kendi "klimaks" noktasıdır. Yılanın klimaksı daha kusursuz bir zehir, çınarın klimaksı ise daha geniş bir gölgedir.

İnsan karakteri de tıpatıp bu genotip-fenotip ilişkisine tabidir. Aldığı eğitim, bulunduğu makam, sahip olduğu ünvanlar veya etrafından gördüğü şefkat, kişinin sadece dış kabuğunu (fenotipini) bir miktar cilalayabilir. Fakat genotipinde (fıtratında) çiğlik, haset veya nankörlük kodlanmışsa, en ufak bir sarsıntıda, bir kriz anında veya menfaat çatışmasında o yaldız dökülür ve altındaki asıl genetik şifre kendini acımasızca ele verir.

Biyolojinin o muazzam, tavizsiz ve matematiksel işleyişi, bize insanın doğasını anlamak için de en kusursuz rehberliği sunuyor. Mesele, genetiğiyle oynanmamış, fıtratı bozulmamış hakikatleri görebilmek ve onlara yatırım yapabilmektir.

Tabiatın (Yaratılışın) bu şaşmaz kanunlarını göz ardı edip, fıtratı reddederek sadece dış kabuğu (fenotipi) şekillendirme uğraşları boşuna emek sarf etmektir, ne derler "armut dibine düşer". 

Fıtrat, yani tabiat belirleyicidir; zehirli yılana sürekli bal yedirseniz de onun zehrinin bala dönüşmesi yine de imkânsızdır. Ata et, ite ot verilmez, verseniz de yemez, yiyemez. Nanköre bir ömür ikram etseniz de yine nankörlüğünü sürdürür...

Akrebe ne kadar şefkat gösterseniz de ilk fırsatta iğnesini batırmaktan geri durmaz; çünkü onun fıtratı sokmaktır, merhamet ona yabancıdır. Kömürü bin yıl sabunla yıkasanız da beyazlatamazsınız, zira siyahlık onun üzerine sürülmüş bir leke değil, özünün ta kendisidir.

İnsan da böyledir. Özünde haset, kalbinde fesat taşıyan birinin önüne dünyaları da serseniz, o içindeki karanlıktan beslenmeye devam eder. Güzellikleri takdir etmez, yapılan iyiliği bir mecburiyet, gösterilen tevazuyu ise bir zayıflık olarak görür. Kötünün fıtratında iyiliği suiistimal etmek hep vardır.

Bu yüzden mesele, her şeyi ve herkesi kendi doğasının dışına çıkmaya zorlamak değildir. Asıl marifet; kimin ne olduğunu, neyin hangi tabiata sahip olduğunu vakitlice idrak edebilmektir.

Dikenden gül açmasını beklemek, umudu yeşertmez, sadece aklı ziyan eder.

Çorak toprağa tohum serpmek, sadece emeğin ve zamanın israfıdır.

Kıymetli olan, fıtratı bozulmamış, iyiliğe ve vefaya meyli olan yürekleri bulmak; sevgiyi, saygıyı ve değeri o mümbit topraklara ekmektir. Zira ancak aslı temiz olan, atılan tohumu yeşertir ve kendisine sunulanın kıymetini bilir. İnsanın huzuru, eşyanın ve insanın tabiatıyla inatlaşmayı bıraktığı gün başlar.

Fıtratı kabullenmek, insanlığa küsmek ya da iyilik yapmaktan vazgeçmek demek değildir; aksine, "kendi sınırlarını çizmeyi ve ruhunu korumayı öğrenmektir."

Nanköre iyilik yapmaktan vazgeçtiğinizde içinizdeki iyilik ölmez; sadece o kıymetli hazineyi doğru yere, hak edene saklamayı öğrenmiş olursunuz. Zehirli bir yılanı illa ki sevmek istiyorsanız bile, bunu uzaktan yapmalısınız; onu koynunuza alırsanız suç yılanda değil, onun tabiatını bile bile bu hataya düşen sizdedir.

Bu gerçeklik bize hayatta çok önemli bir kuralı fısıldar: "Mesafe, en büyük koruyucudur."

  • Ateş uzaktan ısıtır ama içine girersen yakar.
  • Su hayattır ama boyunu aşan yerde boğar.

Her şeyin ve herkesin kendi doğasına uygun bir duruş mesafesi vardır. İnsanın en büyük hatası, karşısındakini kendi kalbine, kendi niyetine göre yargılamasıdır. "Ben ona böyle yapmam, o da bana yapmaz" yanılgısı, fıtratın değişmez gerçeğine çarpıp paramparça olur. Çünkü sizin kalbinizin temizliği, karşınızdakinin çamurunu yıkamaya yetmez.

Velhasıl-ı kelâm; herkes kendi fıtratının gereğini yapar. Güneş ısıtır, rüzgâr savurur, akrep sokar, nankör unutur. İnsana düşen ise; akrebe çıplak elle uzanmamak, yılanla yola çıkmamak ve nankörün kapısında vefa dilenmemektir.

Kişinin kendi fıtratındaki o güzel aydınlığı korumasının tek yolu, onu başkasının karanlığında heba etmemektir. Bırakınız, herkes kendi tabiatının ağırlığını taşısın, kendi yoluna, kendi özünün güzelliğiyle ve hak edenlerle devam etsin...