Toplumdaki yozlaşmayı, liyakatsizliği ve riyakârlığı özetleyelim bu yazıda...
Yeme içme ve eğlenmekten başka gayesi olmayan, gücün ve menfaatin etrafında kümelenen, yağmayı marifet sayan yoz kültürün kurbanı ahlâksızlar, ne yazık ki çağlar boyunca hep var olmuşlar ve sadece kılık değiştirerek var olmaya devam ediyorlar.
Dün okey masasında arkadaşlarını yenmek için okey taşı çalanlar bugün yükseldikleri yerlerde fırsat bulunca malı götürüyorlar...ismini sormayın, dün okey çaldığıyla övünenleri biliyorsunuz !
Yalakası olduğu muktedirlere bugün kimin kuyusunu kazacağız, sırada kim var diyenleri, istikbalde rakip olacağını düşündüğü kişileri dedikodu mekanizması ile kötüleyip kuyusunu kazmakla meşgul olanları da gördünüz bu hayatta...
İşi bitene kadar yamacınızdan ayrılmayan, sayenize sığınmış sümsük ve yalakaların azıcık ayakları yer tutunca adam satmakta usta olduklarını da görmüşsünüzdür, geçmiş ola iş işten geçmiştir.
Kolunda hilal dövmesi, boynunda vav kolyesi, burnunda halka hızması, başında ecnebi basması, heryeri enjeksiyonla şişirilmiş "yerli"lere, "hangi afrika kabilesinden" diye sakın sormayın, kütükleri belli..
Havadan avanta kollayarak kısa yoldan köşe dönen, dünkü okey hırsızlarının havasından geçilmiyor bugün...
Nasılsa iki gün hırsız derler, sonra beyfendi deyip ceket iliklerler diye düşünüyordur...
Haram lokma üzerinde az daha tepinin bakalım !
★
Yoz sürüler almış başını gidiyor, sürü yeme içme ve saye bulma derdinde...çoban köpekleri zağarlaşmış uyuyor...
Uyusunlar bakalım o zağarlaşmış çoban köpekleri; kurtlar çoktan kuzu postuna bürünüp ağılın baş köşesine kurulmuş bile...
Dünün kifayetsiz muhterisleri, bugün en çok bağıranın (sesi çıkanın) en haklı sayıldığı bir tiyatroda başrol oynuyorlar. Yüz kızarması, mahcubiyet, ar damarı çatlaması gibi kavramlar çoktan antika niyetine rafa kaldırılmış. Çalmanın adı "işini bilmek", dürüstlüğün adı "enayilik", ahlâksızlık ve edebsizliğin adı modernlik olmuş bu devirde.
Etraflarına bir bakın; dalkavukluk o kadar kurumsallaşmış ki, maddi gücü elinde tutanlar gece vakti "gündüz" dese, güneşi gördüğünü iddia edecek koca bir koro var arkasında. O "iki gün hırsız derler, sonra ceket iliklerler" hesabına güvenenler, etraflarındaki alkış tufanını sevgi ve itibar sanıyorlar. Halbuki o kalabalık, sadece masadan yere düşecek kırıntıları bekleyen menfaat şebekesinden ibaret.
Dış görünüşle, şekilcilikle, kolyeyle, dövmeyle, tespihle "kimlik" satanların ise içi o kadar boş ki, vitrinleri şatafatlı olsa da depoları bomboş. Liyakatin yerini biat, bilginin yerini cahil cesareti almış.
Fakat tarih tekerrürden, hayat ise ilahi adaletten ibarettir. O haram sofralarında tıka basa doyanların unuttuğu o değişmez kural her zaman işler:
"Rüzgârsız havada dönen fırıldağın mutlaka bir üfleyeni vardır ve o menfaat nefesi kesildiğinde fırıldak yere çakılır".
Bugün dünün hırsızlıklarıyla kurdukları sırça köşklerde adamlık taslayanlar, yarın o gölge kaybolduğunda kendi korkularında ve yalnızlıklarında boğulacaklar. Önlerinde ilk ceket ilikleyenler, devran döndüğünde onlara ilk tekmeyi vuranlar olacak.
Hırsızın çalması, arsızın arsızlık yapması kendi fıtratındandır; bu bilinen bir kötülüktür. Ancak asıl büyük yıkım, bu çürümüşlüğü haykırması, haksızlığın ve yozlaşmanın karşısında dik durması gereken, "Gelene ağam, gidene paşam" diyerek sadece cüzdanını şişiren, gücü elinde tutanların düdüğünü çalıp dürüst insanların kuyusunu kazan sözde "aydın" kesiminin olduğu yerde, başka düşman aranmasına gerçekten gerek yoktur.
Bu çürümüşlüğün en tehlikeli ayağı olan şahsiyetini menfaate değişenler, hırsızlardan çok daha tehlikelidir; zira onlar hırsızlığa kılıf diken yegâne terzilerdir.
Toplumu (sürüyü) hırsızlara ve kurtlara karşı koruması gerekirken, önüne atılan "arpayla" susturulan, sadece menfaatine göre ses çıkaran zağarlaşmış bekçilere ne demeli...
Bu yoz sürünün tantanasına bakıp umutsuzluğa kapılmamak lazım... çamurun içinde parlayan altın misali, bu çürümüşlüğün ve sahteliğin içinde dosdoğru, yalın ve dürüst kalabilmek, bugün yapılabilecek en büyük inkılaptır, vesselâm...
