İşte sözün demlisi bizzat o rüzgârın kendisidir; bu demde gayrı ne kalır geriye, gayretten başka?
Tozu dumanı yaratan da dindiren de aynı nefestir madem, kulaktan içeri süzülen her hakikat kelâmı, toprağa düşen can suyu gibi işler derunun en kuytularına. Pas tutmuş kilitler ancak böyle bir niyetle açılır; zira kalbin anahtarı yine kalbin iniltisindedir.
O hangi derttir ki hakiki bir kelâmın elinde inşirah bulmasın?
O hangi derttir ki hakiki bir kelâmın elinde inşirah bulmasın?
İnce bir sızıyla başlayan o yolculuk, gün olur, kelimelerin kanatlarında en ulu zirvelere ulaşır.
Ne zamanki gönülden esti saba rüzgârının latif esintisi...niyetlendik bu nidâyı dillendirmeye, gönül iklimin rüzgârı düşürdü bu cümleyi özümüze...
Ne zamanki gönülden esti saba rüzgârının latif esintisi...niyetlendik bu nidâyı dillendirmeye, gönül iklimin rüzgârı düşürdü bu cümleyi özümüze...
O saba rüzgârı ki er ya da geç değeceği yeri bilir; ne bir yaprağı incitir ne de daldaki çiçeği ürkütür. Sadece fark ettirmeden, tenin ve ruhun en saklı kapılarını aralayarak içeri süzülür. Sabâhın o ilk, tertemiz demini içine çeken her gönül, kendi içinde yeniden kurulur, tazelenir.
Gönülden esen o latif nefes, belki de sükûtun en derin yerinde birikenlerin kelâma dökülmüş hâlidir. Hangi makamdadır, hangi tınıyla yankılanır içimizdeki o rüzgâr diye soracak olursanız, özünde hep yegâh kararında eser, ancak vardığı gönül ikliminde kimi zaman dügâh, kimi zaman segâh nadiren de çargâh olur, deriz...
O saba rüzgârının gerdanındaki Yegâh kararı, kelâmın ta köküne, o asude ve vakur demine yaslanır; kulakta yer eden o derin tını, acele etmeyen bir hikmetin sükûtuyla başlar.
Yola Yegâhla çıkıp da Dügâh kıyısına uğradığında rüzgâr, bir hüzün perdesine bürünür; insanın içindeki o saklı gurbeti, melankolinin en zarif kıvrımlarını yoklar.
Segâh makamına evrildiği demlerde ise işin rengi değişir; göğüs kafesini daraltan o ince sızı, kelâmı doğrudan can evinden yakalar, duyan kulakta derûni bir yakarışa, dualı bir titreyişe dönüşür.
Çok nadiren de olsa Çargâh perdesine ulaştığında ise ortalık aydınlanır, bütün o ağır perdeler bir anlığına aralanır ve ruh, ferahlığın o en duru, en saf nefesiyle dolup taşar.
Aynı rüzgârın bu kadar farklı iklimlerden geçmesi, kelâmın hangi perdede daha derin yankı bulduğunu fısıldar adeta. Bu makam geçişleri içinde ruhumuza en ziyade sığınak olan, "işte burası asıl yurdum" dedirten iklim ise tabiki ferahnâktan ferahfezaya seyirdir...
Aynı rüzgârın bu kadar farklı iklimlerden geçmesi, kelâmın hangi perdede daha derin yankı bulduğunu fısıldar adeta. Bu makam geçişleri içinde ruhumuza en ziyade sığınak olan, "işte burası asıl yurdum" dedirten iklim ise tabiki ferahnâktan ferahfezaya seyirdir...
Ferahnâktan ferahfezaya yapılan o seyir, karanlık odalardan sonuna kadar açılmış pencerelere, serin bir yaz sabahının en can alıcı şafağına varan bir uyanış gibidir. İnsanın içindeki bütün daraltıları, basık tavanları bir anda yırtıp atan, ruha genişlik ve nefes veren o doruk nokta, kelâmın da sesin de erdiği en son ve en pak menzildir.
Yegâhın o ağırbaşlı kökünden alıp da bu ferahlığın orta yerine çıkaran şey, belki de inancın ve umudun hiç eksilmeyen aydınlığıdır.
Bu tınıların tuvalinde erguvanî renkler ve imgeler can bulur; bu engin seyrin izini sürmek bu demlerde nasip olur kaleme...
Erguvanî... Ne bittikçe tükenen bir hüzün ne de gürültülü bir neşe; tam o ikisinin arasında, Boğaziçi'nin en taşkın zamanlarında, mahcup ama bir o kadar iddialı bir uyanışın rengi. Erguvanî kelimesi düşer düşmez zihne, Marmara'nın serin suları üstüne vuran o eflatunî buğu, baharın en asil cemresi gibi süzülür gelir.
Ne garip; ne zaman yegâhtan başlayıp ferahnâka yürüyen bir seyrin ortasında bu renk belirse, insan kendini zamanın akışına bırakmaktan alıkoyamaz. O erguvanî tülün arkasından bakan saba rüzgârı, ne bir eksik ne bir fazla; tam da murat ettiği o latif menzile varır.
Bu rengin ve sesin omuz omuza yürüdüğü demlerde, kâğıda dökülen o mısralar ise inşirahî sessizliğin iniltisinden doğar...
O inşirah ki, daralan göğüs kafesini açan o ilâhî ferahlık, erguvanî bir tülün ardındaki şafak gibi düşer kelâmın üzerine. Ne zaman yegâhın o ağır ve vakur kararından kopup ferahfezaya doğru bir seyir alınsa, aradaki bütün o ince sızılar ve melankolik kıvrımlar yerini nihayetsiz bir genişliğe, tarifsiz bir sakinliğe bırakır.
Ruhun o dar dehlizlerinden geniş bir ovaya çıkışıdır bu; rüzgârın da sesin de rengin de nihayet dinlendiği, soluk aldığı son duraktır. Kalbin en derininden kopup gelen o "İnşirah" nefesi, duyan kulakta pası silerken, gönülde de koca bir baharı yeniden inşâ eder.
