Dijital çağın belki de sebep olduğu en keskin sosyolojik değişim, bilgisayarın başındaki herkesin kendini birer kanaat önderi sanması...bu sadece uzmanlığı değersizleştirmekle kalmadı; hakikatin yerini "gürültünün" almasına zemin hazırladı. Üstelik bugün, bu gürültüyü organize eden ve bilinçli olarak körükleyen çok daha sistematik bir güç var ki, o da: Algoritmalar.
Bu derin yozlaşmayı merkeze alan, tefekküre sevk edecek, sosyolojik analiz ve sentezlerin iç içe geçtiği bu mevzuda bir yazı yazalım bugün. "Tepesi Atık Yazılar" serisine yeni bir halka ekleyelim...
Dijital Meydanın Gürültüsü: Algoritmalar, Cehalet ve Bitmeyen Laf Yarışı
"Umberto Eco, sosyal medyanın "lejyonlara, aptala" konuşma hakkı verdiğini söyler"ken, aslında bir iletişim krizinden çok, yapısal bir çöküşe işaret ediyordu. Köy meydanındaki kahvehânede bir çaydan sonra çevresindekilere zarar vermeden konuşabilen, saçmaladığında ise hemen susturulan o sıradan insan; bir anda Nobel ödüllü bir bilim insanıyla dijital mecralarda aynı kürsüye, aynı söz hakkına sahip oldu. Uzmanlık, yılların emeği ve akademik liyakat ise; klavye başındaki cüretkâr bir cehaletin gölgesinde kaldı.
Ancak bugün, Eco’nun bu haklı isyanının bile ötesine geçmiş durumdayız. Çünkü artık meydandaki kalabalığı yönlendiren, sadece insan psikolojisinin zaafları değil; bu zaaflardan beslenen algoritmaların soğuk matematiğidir.
Hakikatin Değil, Tepkinin İktidarı
Bugün dijital ekosistemi ayakta tutan yegâne yakıt, "etkileşimdir". Algoritmalar; neyin doğru, neyin faydalı veya neyin ahlâki olduğuyla zerre kadar ilgilenmezler. Onların tek bir varoluş amacı vardır: Kullanıcıyı ekranda bir saniye daha fazla tutabilmek.
Bu amaca giden en kısa yol ise insan zihninin en ilkel noktalarına, şehvete, satınalma/sahip olma güdüsüne, egoyu tatmine, öfkeye ve korkuya dokunmaktır.
Sakin, mantıklı, ayakları yere basan ve analiz yeteneği gerektiren derinlikli bir metin, algoritmanın filtrelerinde yavaşça eriyip giderken; kışkırtıcı, cezbedici, "görseller" veya kutuplaştırıcı ve sığ bir "laf yarışı" anında milyonların önüne düşer. Çünkü cehalet cesurdur, gürültülüdür ve en önemlisi, bulaşıcıdır.
Laf Yarışına İndirgenen Düşünce Dünyası
Bunun sosyolojik yansıması, toplumun diyalog kurma yeteneğini kaybetmesidir. Tartışmalar artık bir senteze ulaşmak, yeni bir fikir üretmek veya gerçeği aramak için yapılmıyor. Ekranda izlediğimiz şey, tarafların kendi yankı odalarından çıkıp birbirlerine sloganlar fırlattığı, haklı çıkmanın değil, "taşı gediğine koymanın" ve alkış almanın yüceltildiği bitmek bilmez bir laf yarışıdır.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın meşrulaştığı bu yeni düzende, cehalet bir eksiklik değil, bir kimlik beyanı, bir aidiyet aracı haline gelmiştir. Uzmanlar "ama" ve "fakat" ile başlayan, meselelerin çok boyutluluğunu anlatan cümleler kurarken; cehalet, siyah ve beyazdan oluşan kesin yargılarla kitleleri peşinden sürükler. Algoritma da bu kesinliğe ve onun yarattığı çatışmaya âşıktır.
Akıl Tutulmasından Çıkış Mümkün mü?
Bizler, bilimin ve sosyal bilimlerin dengeleyici terazisinden koptukça, dijital platformların bizi içine çektiği bu sığ sulara daha fazla gömülüyoruz. Hakikati aramak zahmetlidir; şüphe etmeyi, okumayı, merak etmeyi ve zihnin farklı loblarını eşgüdümlü çalıştırmayı gerektirir. Oysa algoritmanın sunduğu insanın ilkel tarafına hitap eden yönlendirici "hazır paketler" son derece konforludur.
Umberto Eco’nun uyarısı bugün bir distopyaya dönüşmüş durumda. Bu distopyadan çıkışın yolu ise, ekranların bize dayattığı bu gürültülü laf yarışlarına sırtımızı dönmekten, yavaşlamaktan ve bilgiyi yeniden o uzun, meşakkatli tecrübe imbiğinden süzmekten geçiyor.
Sessizliğin ve derinliğin gücünü, kışkırtılmış kalabalıkların gürültüsüne karşı yeniden kuşanmak zorundayız...
Sağlık ve safâlıkla kalınız...
