Harika ve çok derin bir halk irfanını yansıtan vecize ile başlayalım:
"Misafirin iyisi; konar göçer kuş gibi, kötüsü ise tüner bir baykuş gibi..."
... Bu işçilikli ifade insanın aklına derhal o eski misafirlik kültürünü, evin başköşesinde ağırlanan ve yola revan olan dostları getiriyor.
Bu veciz söz aynı zamanda misafirperverliği baş tâcı eden bir kültüre ve misafirin de bir ölçüsü, adabı olması gerektiğine ne kadar zarif ve manidar bir gönderme yapıyor, değil mi?
"Konar göçer kuş gibi" olan misafir; hayat getirir, neşe getirir, kısa süreli kalır, geldiği gibi etrafa renk saçar ve kimseye yük olmadan, ezber bozmaksızın yoluna devam eder. Zaten o yüzden "iyisi"dir.
"Tüner baykuş gibi" olan ise; geldiği köşeye yerleşen, ağırlığını koyan, vakitsiz öten ve ev sahibinin huzurunu kaçıran bir ağırlıktır.
Dilimizin bu tür nükteli ve nokta atışı benzetmeleri her zaman insana ayrı bir keyif veriyor. Bu sözden yola çıkarak dünyada misafir olan insana ve insana misafir olan düşüncelere bu veciz esinti ışığında göz atalım...
İnsanın bu fâni âlemdeki gurbetini, dünyayı bir "han", insanı da bir "yolcu" (misafir) olarak gören irfani gelenekte, bu söz adeta hayatın ve kalbin misafirlik hallerini özetleyen derin bir metafordur. İrfani ve hikemî bir nazarla baktığımızda, mesele sadece bir evin odasını açmak değil, kalbin kapısını kiminle ve nasıl açtığımız meselesidir.Bu derin hikmeti birkaç manevi boyutta açmak mümkündür:
Varlık Âleminde İnsan ve Dünya (Gurbet ve Misafirlik)
İrfan geleneğimizde insanın asıl vatanı "Elest Bezmi"dir; dünya ise kısa soluklu bir konaklama yeridir. İrfanî bir yaklaşımla insan bu dünyada bir "yolcu"dur. Hâl böyleyken, insanın kalbi de bir han gibidir. Kalbe uğrayan her fikir, her duygu, her niyet ve hatta her insan birer misafirdir.
İrfani idrak, insanın kendisinin de bu dünyada bir misafir olduğunu idrak etmesiyle başlar. Kendini hancı zanneden, misafire zulmeder. Kendini misafir bilen ise gelenin de gidenin de emanet olduğunu bilir.
"Konar Göçer Kuş Gibi" Olan: Feyiz, Neşe ve Tevekkül
Kuş, konduğu dala yük olmaz; orayı sahiplenmez, tapusunu istemez. Konar, rızkını alır, nağmesini söyler ve vakti gelince rüzgârın önünde usulca havalanır.
İrfani karşılığı: Kalbe gelen güzel bir ilham, sâfi bir muhabbet, bir hikmetli düşünce veya hayırlı bir insan böyledir. Gelir, kalbi şenlendirir, buradaki manevi tozları havalandırır ve sahibine yük olmaksızın geçer gider. Zihni ve kalbi yormaz. Sahip olma hırsı barındırmaz; "yaşar ve biter", iz bırakarak ama ağırlık yapmadan uçar gider.
"Tüner Baykuş Gibi" Olan: Nefsaniyet, Gam ve Kalabalık
Baykuşun irfani ve edebi hayattaki sembolizmi malumdur; ıssızlık, mesken tutma, karanlık ve yıkıntıya sadakattir. Baykuş tünekten kalkmaz, yerleştiği yeri mesken kılar, orayı sahiplenir ve ötüşüyle hüzün, sıkıntı ve gaipten gelen bir ürperti yayar.
İrfani karşılığı: Kalbe misafir olan dünyevî hırslar, vehimler, vesveseler, lüzumsuz kalabalıklar ve kısır döngü şikâyetler işte bu "baykuş misafirler"dir. Geldiği yere yerleşir, kök salar, kalbin başköşesini işgal eder ve sürekli bir melankoli, darlık (kabz hali) ve ağırlık üretir. Ev sahibini kendi evinde mülteci durumuna düşürür.
Hülâsa-i Kelâm
Bu veciz söz, zahirde ev misafirliğini anlatıyor gibi görünse de, batında "Gönül Hanı"nı işletme sanatını fısıldar. İnsan, kalbine giren çıkan düşüncelerin, duyguların ve hayatına konuk olanların hangisinin kuş, hangisinin baykuş olduğunu ayırt edebilme irfanına erişmelidir.
Gönül hanına gelen kuş gibi misafire baş göz üstüne denir, rızkı verilir ve yolcu edilir; baykuş gibi misafire ise vaktinde "hüsn-ü edep" ile yol gösterilir ki kalbin nizamı bozulmasın.
Bu latif hikmet süzgecinden bakınca, sizin gönül hanınızın kapısını en çok hangi misafirler çalıyor bu aralar, kuşlar mı baykuşlar mı ?
