İnsanın değeri fiziksel özelliklerinde, kıyafetlerinde veya dış görünüşünde değil; karakterinde, niyetinde ve ruh dünyasında saklıdır.
Mevlânâ’nın "Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok" sözüyle de paralellik gösteren bu anlayışta görünüşün ötesindeki gerçekliğe vurgu yapılır.Dış dünya, çoğu zaman bizi yanıltan bir vitrindir. Bir insanın bedeni sadece bir "zarf", iç dünyası ise o zarfın içindeki asıl "mektup" gibidir. Mektubun kağıdı ne kadar süslü olursa olsun, asıl kıymet içindeki mesajın derinliğidir.
Bir insanı "insan" yapan asıl unsur, zor zamanlarda sergilediği dürüstlük, vicdan ve merhamettir (Erdem ve ahlâk).
Dış görünüş zamanla solar, ancak bir insanın zihinsel birikimi ve bilgeliği her geçen gün parlar (Bilgi ve Hikmet).
Sadece "et ve kemikten" ibaret olan bir varlık değil, başkasının acısını kalbinde duyan bir varlık gerçek anlamda insandır (Empati).
İnsan Neden "İçiyle" İnsandır?
Beden, doğanın kanunlarına tabidir; yaşlanır, değişir ve nihayetinde toprak olur. Ancak insanın düşünceleri, bıraktığı iyilikler ve karakterinin izleri kalıcıdır. Bir insanın dış güzelliği sadece gözlere hitap ederken, iç güzelliği ruhlara hitap eder.
İnsanlık bir biyolojik türün adı değil, bir ahlâki mertebenin adıdır. Bu mertebeye ise spor salonlarında veya moda dergilerinde değil; dürüstlükte, sevgide ve tevazuda ulaşılır.
★
Kabuğun Altındaki Cevher: İnsanın Asıl Sureti
Modern dünya, bizi sürekli olarak "görünmeye/gösterişe" zorluyor. Parlak ekranlar, kusursuz filtreler ve şık kıyafetler arasında insanın değeri, maalesef sıkça dış cephesinin ihtişamıyla ölçülür hale geldi. Oysa bir binanın mimarisi ne kadar görkemli olursa olsun, içinde huzur ve hayat yoksa o bina sadece soğuk bir taş yığınıdır. İnsan da tam olarak böyledir; o, cismiyle değil, o cismin içine sığdırdığı "manasıyla" insandır.
Beden, doğanın kanunlarına tabidir; yaşlanır, değişir ve nihayetinde toprak olur. Ancak insanın düşünceleri, bıraktığı iyilikler ve karakterinin izleri kalıcıdır. Bir insanın dış güzelliği sadece gözlere hitap ederken, iç güzelliği ruhlara hitap eder.
İnsanlık bir biyolojik türün adı değil, bir ahlâki mertebenin adıdır. Bu mertebeye ise spor salonlarında veya moda dergilerinde değil; dürüstlükte, sevgide ve tevazuda ulaşılır.
★
Kabuğun Altındaki Cevher: İnsanın Asıl Sureti
Modern dünya, bizi sürekli olarak "görünmeye/gösterişe" zorluyor. Parlak ekranlar, kusursuz filtreler ve şık kıyafetler arasında insanın değeri, maalesef sıkça dış cephesinin ihtişamıyla ölçülür hale geldi. Oysa bir binanın mimarisi ne kadar görkemli olursa olsun, içinde huzur ve hayat yoksa o bina sadece soğuk bir taş yığınıdır. İnsan da tam olarak böyledir; o, cismiyle değil, o cismin içine sığdırdığı "manasıyla" insandır.
Maddenin Sınırı, Mananın Sonsuzluğu
Biyolojik varlığımız, yani etimiz ve kemiğimiz, doğanın bize ödünç verdiği bir emanettir. Zamanın yıpratıcı eli karşısında hiçbir fiziksel güzellik kalıcı olamaz. Eğer insan sadece bedenden ibaret olsaydı, yaşlandıkça veya gücünü kaybettikçe "insanlığından" da bir şeyler eksilmesi gerekirdi. Ancak biliyoruz ki, bazen beli bükülmüş bir ihtiyarın tek bir sözü, devasa cüsseli bir adamın tüm varlığından daha ağır basar. Bu ağırlık, bedenin değil, karakterin ve birikimin ağırlığıdır.
Vicdan: İçimizdeki Pusula
İnsanı canlı diğer organizmalardan ayıran temel fark, niyet ve vicdandır. Dışarıdan bakıldığında herkes benzer eylemlerde bulunabilir; ancak bir iyiliği "gösteriş" için yapanla, "sadece doğru olduğu için" yapan arasındaki fark, insanın "içinin" kalitesini belirler. İnsan, içindeki karanlığı aydınlattığı, bencilce dürtülerini terbiye ettiği ve başkasının acısına kendi iç dünyasında yer açtığı ölçüde insanlaşır.
Görünmeyene Bakmak
Bir kitabı sadece kapağına bakarak yargılamadığımız gibi, bir insanı da sadece boyuna, posuna veya kıyafetine bakarak tanımlayamayız. İnsanın asıl yüzü; konuştuğu kelimelerde, takındığı tavırda ve kimse bakmıyorken sergilediği ahlâkta gizlidir. Mevlânâ’nın dediği gibi, "Can ararsan can olursun, av ararsan av olursun." Biz içimizde neyi büyütürsek, aslında tam olarak "o" oluruz.
★
Yunus Emre’nin o duru, samimi ve dertli üslubuyla; meseleyi bedenden çekip gönle indirelim:
Suret Bir Nakıştır, Asıl Olan Manadır
Gözün gördüğü bu ten, bir kışlık esvap gibidir; vakti gelir eskir, vakti gelir toprak olur. Lakin insanoğlu gaflet uykusunda sanır ki, insan denilen şey bu et ve kemikten ibarettir. Oysa Yunus’un dilinde insan, bir et yığını değil; içine koca bir kâinâtın sığdığı bir "gönül" hânesidir.
Gözün gördüğü bu ten, bir kışlık esvap gibidir; vakti gelir eskir, vakti gelir toprak olur. Lakin insanoğlu gaflet uykusunda sanır ki, insan denilen şey bu et ve kemikten ibarettir. Oysa Yunus’un dilinde insan, bir et yığını değil; içine koca bir kâinâtın sığdığı bir "gönül" hânesidir.
Bir Garip Ten, Bin Türlü Mana
Biz bu dünyaya gelmedik kavga için; biz bu dünyaya geldik gönüller yapmaya. Şan, şöhret, güzel sima ve yaldızlı kaftanlar... Hepsi birer göz boyamasıdır. Kişi ne kadar yakışıklı, ne kadar güçlü, ne kadar zengin olursa olsun; eğer içindeki o gizli cevherden haberi yoksa, o sadece bir "suret"ten ibarettir. Suret bir nakıştır, gelip geçer; mana ise o nakşı işleyenin muradıdır.
Gönül Çalab’ın Tahtı
Bizim "iç/öz" dediğimiz şey, aslında Hakk’ın tecelli ettiği yerdir. Yunus ne güzel söyler:
"Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalab gönüle baktı
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise."
İnsan cismiyle değil, o tahtı ne kadar temiz tuttuğuyla insandır. Eğer bir kalp kibirle, nefretle, hırsla kararmışsa; dışarıdaki o endamın ne hükmü kalır? Bir çeşmenin mermeri ne kadar süslü olursa olsun, içinden acı su akıyorsa kimse ondan bir yudum alıp kanmaz. İnsanın içindeki o su; merhamettir, sevgidir, tevazudur idrsktir, güzel ahlâktır.
İnsan cismiyle değil, o tahtı ne kadar temiz tuttuğuyla insandır. Eğer bir kalp kibirle, nefretle, hırsla kararmışsa; dışarıdaki o endamın ne hükmü kalır? Bir çeşmenin mermeri ne kadar süslü olursa olsun, içinden acı su akıyorsa kimse ondan bir yudum alıp kanmaz. İnsanın içindeki o su; merhamettir, sevgidir, tevazudur idrsktir, güzel ahlâktır.
Asıl Güzellik Görünmeyende
Dünya pazarına çıkanlar hep dışın peşinde koşar. Aynaya bakanlar saçı, sakalı, boyu posu görür. Ama gönül aynasına bakanlar bambaşka bir güzellik bulur. İnsan odur ki; kimsenin görmediği yerde, kimsenin alkışlamadığı bir anda "iyi" kalabilsin. Gerçek zenginlik cebin dolu olması değil, gönlün doymasıdır.
Hülasa; ten ölür, lakin can ölmez. Biz bu cihanda bir misafiriz; yolculuğun sonunda yanımızda götüreceğimiz ne bu bedenimizdir ne de malımız. Heybemizde kalacak olan tek şey, içimizde büyüttüğümüz o saf insanlıktır. Sen surete aldanma, manaya bak ey can; çünkü insan dediğin, o dıştaki kabuk değil, içteki özdür.
Sonuç olarak; dünya sahnesinde bize biçilen roller ve giydirilen kıyafetler geçicidir. Perde kapandığında geriye ne fiziksel güç ne de maddi zenginlik kalır. Geriye kalan tek şey, o cismin içinde taşıdığımız ruhun kalitesi ve bıraktığımız insani izlerdir. Unutmamalıyız ki; beden sadece bir limandır, geminin asıl değeri ise taşıdığı yüktedir.
