Modern hayatın hızı ve "önce ben" diyen rekabetçi yapısı içinde digerkâmlık, bazen sessiz bir kahramanlık gibi karşımıza çıkar.
Görünmez Bağ: Modern Zamanlarda Digerkâmlık
Bugün dünya, her zamankinden daha kalabalık ama sanki her zamankinden daha mesafeli. "Kişisel gelişim" adı altında sürekli kendi sınırlarımızı çizmemiz, kendi konforumuzu korumamız öğütleniyor. Ancak insan ruhunun en derin ferahlığı, aslında bu sınırları başkası için esnettiğimiz anlarda saklıdır.
Zamansız Bir Erdem: Digerkâmlık (Dünden Bugüne)
İnsanlık tarihi iki zıt kutbun savaşıdır: "Önce ben" diyen bencillik ile "Önce o" diyen diğerkâmlık. Bu kavram, sadece eski tozlu kitaplarda kalan bir kahramanlık hikâyesi değil, bugün otobüste yer verirken ya da bir iş arkadaşımıza destek olurken yeniden canlandırdığımız yaşayan bir ruhtur.
Modern digerkâmlık, illaki savaş meydanında bir tas su vermek değildir; bazen hiç tanımadığınız birinin yükünü hafifletmek için gösterilen sessiz bir iradedir.
Digerkâm (veya yaygın adıyla diğerkâmlık), kişinin kendi yararından vazgeçip başkalarının iyiliğini önceliğine alması, demektir. Bu kavramı en güzel anlatan hikâyelerden biri, fedakârlığın ve empati yeteneğinin zirvesini temsil eden şu meşhur kıssadır:
Yaralı Üç Sahabe Hikâyesi
Bu anlatı, İslam tarihindeki Yermük Savaşı (veya bazı kaynaklara göre Uhud) sırasında yaşanmış, diğerkâmlık denilince akla gelen en çarpıcı örnektir.
Yermük’ün kızgın kumları üzerinde, dudakları susuzluktan çatlamış üç sahabi yatmaktadır. Ellerini uzatsalar ulaşacakları o bir damla suyu, yanındaki arkadaşının iniltisini duyduğu an reddeden Hâris, İkrime ve İyâş; bize digerkâmlığın en saf halini gösterdiler.
Savaşın şiddeti dindiğinde, her yer yaralılarla doludur. Bir sahabi, elinde bir kırba su ile ağır yaralı olan amcası oğlu Hâris bin Hişâm’ın yanına koşar. Hâris tam suyu içecekken, az ötede inleyen İkrime bin Ebî Cehil’i görür. Bakışlarıyla suyu ona göndermesini işaret eder; "O benden daha susuzdur," der.
Saka (sucu), suyu İkrime’ye götürür. İkrime tam bardağı dudağına götürecekken, bir başka yaralı olan İyâş bin Ebî Rebîa’nın iniltisini duyar. İkrime de suyu içmez ve "Ona götür," diyerek sırasını savar.
Saka, hızla İyâş’ın yanına gider ancak vardığında İyâş ruhunu teslim etmiştir. Bunun üzerine hemen İkrime’ye döner, o da şehit olmuştur. En son Hâris’e koşar, fakat o da son nefesini vermiştir.
Sonuçta bir damla su, üç kişi arasında dönmüş; her biri kardeşini kendine tercih ettiği için hiçbiri suyu içemeden şehitlik makamına ulaşmıştır.
Çölde yankılanan ses: "Ona götür!"
Onlar için su, sadece susuzluğu gideren bir sıvı değil, kardeşine duyulan sevginin son kanıtıydı. Üçü de o suyu içemedi ama isimleri "fedakârlık" kelimesiyle sonsuza dek mühürlendi.
Digerkâmlığın Temel Taşları
Bu hikâyeden çıkarılacak dersler, gerçek bir digerkâmın portresini çizer:
Bencilliğin Terki: "Ben" yerine "o" diyebilmek.
Empati: Karşısındakinin acısını veya ihtiyacını kendi bünyesinde hissetmek.
İysâr: Kendisi ihtiyaç içindeyken bile başkasına verebilme sanatı.
Küçük Dokunuşlar, Büyük Değişimler
Düşünün ki; yorgunluktan bitap düştüğünüz bir akşam iş çıkışında, elinde ağır paketlerle otobüse binmeye çalışan yaşlı birine yerinizi veriyorsunuz. O an sizin yorgunluğunuz fiziksel olarak geçmiyor, hatta ayakta kalarak artıyor. Fakat içinizde uyanan o tuhaf huzur, bacaklarınızdaki ağrıdan daha baskın hale geliyor. İşte bu, digerkâmlığın ruhsal ödülüdür.
Diğerkâmlık bir tercihtir.
Kendi vaktinden çalıp bir öğrenciye karşılıksız ders anlatmak,
Sadece kendi başarısını değil, ekip arkadaşının da parlamasını sağlamak,
Sosyal medyada linç edilen birinin haksızlığa uğradığını görüp, "herkesin tersine" nezaketle savunmak...
İşte digerkâmlığın iki yüzü:
Klasik Boyut: Kendi canı pahasına başkasını yaşatmak.
Modern Boyut: Kendi konforundan, vaktinden veya haklılığından vazgeçip başkasının kalbine dokunmak.
Neden Hâlâ Digerkâm Olmalıyız?
Bugün belki savaş meydanlarında değiliz ama hayatın kendi hengamesinde her gün benzer seçimler yapıyoruz.
Çünkü digerkâmlık, toplumu bir arada tutan görünmez tutkaldır, sadece alanların değil, verebilenlerin omuzlarında yükselir.
Eğer herkes sadece kendi bardağını doldurmaya çalışsaydı, hayat bir süre sonra kurak bir çöle dönerdi. Başkasının susuzluğunu dindirmeye çalışırken aslında kendi ruhumuzu suluyoruz.
Digerkâmlık;
Toplumun çatlayan yerlerini onaran bir yamadır.
Yalnızlaşan modern insanın elini tutan bir kardeşlik bağıdır.
Kendi bardağımızı doldurma hırsından sıyrılıp, başkasının susuzluğunu fark etme ferasetidir.
Özetle: Yermük’te susuzluktan şehit düşen o sahabinin ruhu, bugün bir başkasının başarısıyla gurur duyan, bir yabancıya içtenlikle gülümseyen veya kendi hakkından feragat eden her insanın kalbinde yaşamaya devam ediyor.
Digerkâmlık, eksilerek çoğalmanın en asil yoludur.
Sonuç olarak; digerkâm bir insan, dünyayı daha yaşanır kılmak için bir başkasının ışığını yakarken, kendi karanlığının da dağıldığını fark eden kişidir. Belki o an biz eksiliyoruz gibi görünürüz; ama aslında "insanlık" paydasında hep beraber çoğalıyoruz.
_1771828972794.jpg)