Örf ve adetler, bir toplumun hafızası gibidir; bazen bir fincan kahvede, bazen de kapı eşiğinde saklıdırlar.
Bir Hikâye: Gümüş Tepsideki Sır
Küçük Cemre, o gün çok heyecanlıydı. Şehrin gürültüsünden uzak, dedesinin eski konak yavrusu evinde bayram sabahına uyanmıştı. Mutfağa dindiğinde, babaannesini gümüş bir tepsiyi özenle parlattığını gördü. Tepsinin üzerinde biri büyük, biri küçük iki tane porselen fincan duruyordu.
"Babaanne," dedi Cemre merakla, "Neden misafirlere her zaman kahvenin yanında su getiriyorsun? Zaten susasalar söylerler, değil mi?"
Babaannesi tebessüm etti, Cemre’yi yanına çağırdı ve anlatmaya başladı:
"Bak güzel kızım, bu sadece bir ikram değil, bir nezaket dilidir. Eskiden misafir eve geldiğinde karnının aç olup olmadığını söylemeye çekinirdi. Eğer misafir önce kahveyi içerse, 'Karnım tok, sadece sohbet etmeye geldim' demekti. Ama eğer önce suyu içerse, bu 'Karnım aç' anlamına gelirdi. Ev sahibi de hiç bozuntuya vermeden hemen mutfağa gider, en güzel yemekleri hazırlardı. Kimse utanmaz, kimse incinmezdi."
Cemre şaşkınlıkla tepsiyi süzdü. Hiç konuşmadan bu kadar çok şey anlatılabileceğini düşünmemişti. O gün bayram ziyaretine gelen komşularına kahvelerini ikram ederken, su bardağını en başa koydu.
Öğleden sonra dedesi eve girdiğinde kapının yanındaki ayakkabıların içeriye doğru çevrildiğini fark etti. Cemre’ye dönüp göz kırptı:
"Görüyorum ki adetlerimizi öğreniyorsun Cemre. Ayakkabıları içeri bakacak şekilde dizmişsin; bu, gelen misafire 'Güle güle git, yolun açık olsun, ama iyiki geldin, seni yine bekleriz, yine gel' demektir."
Adetlerin Sessiz Dili
Cemre o gün anladı ki; örf ve adetler sadece kuru birer kural değil, insanların birbirine olan saygısını, sevgisini ve ince düşüncesini fısıldayan gizli bir lisandır. O gümüş tepsi artık Cemre için sadece bir eşya değil, nezaketin simgesiydi.
