Zihin çölünde yarattığı illüzyonu ardından koşar mecnûn, divâne olur...serap görür de kovalar durur habire...
Zihin çölü, serap üretme konusunda her zaman cömerttir. İnsan, kendi yarattığı o parıltılı illüzyonun peşine düştüğünde, yürüdüğü yolun kuraklığını da unutuverir. Mecnun’u divâne eden belki de vahanın kendisi değil, o vahayı çölde görebilecek kadar derin bir iştiyakla yanmasıdır.
Kovaladıkça kaçan, yaklaştıkça uzaklaşan o seraplar, aslında insanın kendi iç dünyasının dışarıya vuran akisleridir. Çöl ne kadar ıssızsa, zihnin serabı da o kadar büyüleyici olur.
Bu döngü, insanı tüketirken aynı zamanda ona yürüme gücü veren tuhaf bir paradoks. İnsanı ayakta tutan şey nihayetinde kimi zaman o vahaya varmaktır, kimi zaman da sadece "kovalama" eyleminin kendisidir...
Halet-i ruhiye ve onu belirleyen sosyal doku ve ekositeme göre, gâh vahaya erişme ümidi, gâh kovalama gayretini kamçılayan sebepler ile hayata tutunur insan...
Çünkü insan tek bir dürtünün kölesi değil, içinde nefes aldığı sosyo-kültürel ekosistemin ve anlık psikolojik ikliminin bir aynasıdır.
Bu yönelimi belirleyen dinamikleri iki farklı düzlemde okumak mümkün:
Vahaya Erişme Ümidi (Sonuç Odaklı Dönemler): Sosyal dokunun daraldığı, bireyin aidiyet, liyakat veya anlam arayışında kuraklık çektiği dönemlerde "vaha", somut bir kurtuluş kapısıdır. Halet-i ruhiye eğer yorgun ve sığınacak bir liman arayışındaysa, zihin illüzyonun gerçekliğine tutunmak ister. Dinmeyen bu ümit, çöle tahammül etme gücü verir.
Kovalama Gayreti (Süreç Odaklı Dönemler): Entelektüel bir ekosistemde veya insanın kendi şahsiyetini inşa etme gayretinde olduğunda ise süreç, sonuçtan daha kıymetlidir. O "kovalama" eyleminin kendisi; zihni diri tutan, potansiyeli kamçılayan ve insanı durağanlıktan koruyan bir varoluş mücadelesine dönüşür. İllüzyon olduğunu bilse bile, o hareketlilik zihnin kendi ekosistemini besler.
Nihayetinde insan, o zihin çölünde hem serabı var eden mimar hem de onun peşinden koşan yolcudur. Ekosistem sertleştikçe vahaya olan muhtaçlık artar; içsel derinlik arttıkça da o yürüyüşün kendisi başlı başına bir menzil haline gelir.
Bayezid-i Bestami’ye atfedilen "aramakla bulunmaz, ancak bulanlar arayanlardır" sözü muazzam bir hakikatin ifadesidir... Arayışın en rafine, en paradoksal eşiği burasıdır belki de.
İlk bakışta bir çelişki gibi görünse de aslında zihnin ve ruhun diyalektiğini kusursuz bir şekilde özetler. Formülü sabittir:
"Aramakla bulunmaz" der; çünkü aranan şey (ister mutlak hakikat, ister ilham, ister o zihin çölündeki vaha olsun) coğrafi bir koordinatta ya da formüllerle sınırlandırılmış bir hedefte saklı değildir. Belirli bir reçeteye, mekanik bir çabaya indirgenemez.
"Ancak bulanlar arayanlardır" der; çünkü o arayışın kendisi insanı dönüştürür. Aramak; zihni uyanık tutmak, alıcıları açmak ve halet-i ruhiyeyi o "bulma" anına hazır hale getirmek demektir. Arayan kişi, yolda yürürken öyle bir kıvama (şahsiyete) erer ki, nihayetinde aradığı şey gelip onu bulur.
Yani arayış, bir "ödül" kazanma yöntemi değil, bizzat o ödüle layık olma, onunla hemhal olabilme sürecidir. Aramayanın önüne vaha serilse de onu sadece çakıl taşı sanıp geçebilir; ama arayan, serabın içindeki o tek damla hakikati bile sezecek gözü çoktan peydahlamıştır.
Bulmaktan ümidi kesmeden, ama sırf arıyor olmanın o asil gayretiyle yolda olmak... Belki de çölü çöl yapmaktan çıkaran yegâne teselli budur, ne dersiniz...
Zihin çölündeki yer değiştiren kum tepelerinin arasında mecnûn gibi divane olup da kaybolmadan, gönül iklimindeki vahaya erişmeniz niyazı ile....
