Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Haziran 2026 Cuma

"Velvele çok, icraat yok !"

Bugünkü mevzumuz, hayatta "bir şey" olamamanın sancısı ile arz-ı endam edenlerin velvelesi...

Bunlar her devirde insanın içini şişiren, enerjisini sömüren öylesi bir güruh... "Lafa gelince mangalda kül bırakmayan, işe gelince ortalıkta gözükmeyenler" kulübü.

Hayatı sadece bir "tribün seyircisi" gibi yaşayıp, sahadakilere sürekli taktik vermeye, kusur bulmaya bayılırlar. Değişime, gelişime zerre katkıları olmadığı gibi, yapıcı tek bir fikir ürettikleri de görülmemiştir.

"Velvele çok, icraat yok !"

Bu profilin değişmeyen özelliği: Geçmişi (cemaziyülevveli)...Vitrin süsü olmak, parlatılmış boş bir imaj, hep "mış gibi" yapmak. Bugünü...Sürekli bir mağduriyet dili, her şeyden ve herkesten şikayet etme konforu, kronik memnuniyetsizlik.

Geleceğe katkısı ise...Koca bir sıfır. Çünkü üretmek emek ister, risk almayı gerektirir; şikayet etmek ise bedavadır.

"Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsız olmaz." derler. Bunlar kendi ışıklarını yakamadıkları için, sürekli karanlıktan şikayet edip dururlar.

Dünden bugüne bir arpa boyu yol alamamalarının sebebi de tam olarak bu: "Aynaya bakmak yerine hep başkalarını parmakla göstermek". Ne yazık ki çeneye verilen kuvvet, beyne ve ele verilmediği sürece bu vızıltı hiç bitmez. Mevzuya manzum uslüp ile devam edelim...

BOŞ KUBBENİN YANKILARI

Anlayamıyorum !
Mazisinde de sadece vitrinde olma çabasından öte bir şey yapmamışları...
Güne dair de; varsa yoksa sızlanma, şikâyetlenme, memnuniyetsizlik...
Ya Hu, dünden bugüne hiç mi arpa boyu yol almaz insan...

Yumurta vermez tavukların gıdak-gıdak velvelesi,
Bal yapmaz arıların vızı-vızıl vızıltısı !
Eli iş tutmaz, dişe dokunur iş yapmaz, fikir üretmez, çeneye kuvvet...
Bir ömür şikayet ettiğin mevzularda ne yaptın diye sorsan, cevap kallavi...
Cemaziyyül-evvelini de bilmesek hani !

Mazisi vitrin süsü, arkasında yok bir manzara, bir fon,
Dünü neydi ki zira, bugünü nolsun onun?
Hayatı bir tribün konforundan seyirle tüketip,
Sahaya taş atmaktan başka, nedir vasfı, hele sorun!

Varsa yoksa sızlanır, kronik gayrımemnun bir adem,
Dilinde hep aynı nakarat: "Böyle gitmez bu düzen!"
Yahu, dünden bugüne bir arpa boyu yol mu aldın ?
Nedir bu oturduğu yerden dünyayı düzelttiğin o gizem?

Yumurta vermez tavukların gıdak-gıdak velvelesi,
Bal yapmaz arıların bitmek bilmez vızıltısı...
Eli iş tutmazın, duvara tek tuğla koymazın,
İş çeneye gelince, say ki, avazı asırlar tınısı!

"Ne yaptın?" diye sorsan "ömür eskittiğin" mevzuda,
Cevaplar çok hem kallavi, bahaneler sıra sıra...
Cemaziyülevvelini bilmesek, hani inanacağız ya,
Tarihin akışını değiştiren, o muazzam ötesi dehasına (!)

Fikir üretmekte arazi, tenkit korosunda as solist,
Kendi karanlığına bakmaz, hep güneşe bulur kusur.
Vızıldar da durur bunlar kendi sığ sularında,
Gayretkeşin sükuneti, bunları elbet susturur.

Bir gün ışıklar sönüp de en son perde de kapanınca,
Sözde dağları aşanın, özü kayıpsa kendinden.
Geriye nesi kalır acep o cafcaflı vitrininden?
Koskoca bir hiç... Kof bir gürültü, kuru bir heves belki !

Bunlar var ya azizim, yörük sırtından kurban keserler
El öper etek öper, durmaz makam devşirirler
Emeğin sofrasına asalak gibi çökerler...
Sorsan, liyakat zincirinin altın halkasıdırlar,
Baktırsan aynaya anca şahsiyet gölgesidirler

Yorulmazlar sızlanmaktan, onlara hayat biçimi,
Çalışmak çok ağır gelir, üretmek istemez içi.
Bağırır, çağırırlar ki bilinmesin koflukları,
Sığlıklarında boğulur o devasa kibirleri.

Sözü kallavi olanın işi de kallavi gerek,
Meyve vermeyen ağaçtan beklenmez ki asla emek.
Gıdaklasın da dursunlar yalancı folluklarda,
Biz yolumuza bakalım, kızıl elma ufuklarda.

Asil bir duruş sığar mı hiç, o iğreti cakalara,
Bir parça şeref de sığmaz, o maskeli simalara…
Yolları hep kestirmeymiş, yükleri ise sadece laf,
Her dönemin adamları, her masada bunlar taraf.

Onlar ki sığ sularında balina taklidi yaparlar,
Menfaat rüzgârlarıyla her bir yöne de saparlar,
Biliriz biz ciğerini, biliriz cemaziyülevvelini,
Zor günde ilk onlar çeker, o ateşten, ellerini.

Çamur atmak kolaydır da, temizlemek emek ister,
Varsa göster bir marifet, hadi bize bir iş göster!
Fikir cılız, eylem sıfır, liyakatsa hak getire,
Ömür boyu laf-ı güzaf ne kazandırmış kitleye?

Vızıldasın da dursunlar maskeli sahte arılar,
Hakikatin karşısında elbet bir gün ufalırlar.
Söz biter, velvele diner, geriye eserler kalır;
Tarih boş çeneleri değil, tarih yapanları yazar.

Onlar ki sureta modern, siyerleri hepten ziyan,
Her devrin vitrininde bir başka renk ile açan...
Lafa gelince her biri sanki bu asrın dehası,
İcraata gelince, koskoca bir hiçtir:  hülâsası.

Düşünmezler mi ki evren bir nizam üzere yürür,
Nasırlaşmamış avuçlar, sadece hayal devşirir.
Hayat liyakatli ister, hayat şahsiyetli ister;
Gürültüyle yol alanlar nerde görülmüşse, göster!

Ne dünün çilesini bilirler, ne de bugünün yükünü,
Kuruturlar kondukları her bir ağacın kökünü
Şikayet kibre  maskedir,  kul olmaktan kaçınana,
Karanlığı rehber eder, güneşe perde olana.

Bırak, kendi yankısında boğulsun o kof velvele,
Zira beyhude olana şahittir eşya, ya gelirse dile.
Yıldızlar seda vermeden göz kırpıp parıldarken;
Tarih, işaretciyi değil, yükü sırtlayanı yazar.

Zannedersin ki her biri şu gök kubbenin direği,
Oysa rüzgâra göre döner her birisinin yüreği.
Ne atiye iz bırakırlar, yok ki öyle bir derinlik,
İşleri gözü boyamaktır ve bir anlık bir geçimlik.

Ömür boyu "mış gibi" yapmanın yorgunluğu,
Ne bilsinler adanmışlığı, ne bilsinler tek doğruyu?
Liyakatı hırpalarlar bunlar arsız iştahlarda,
Şahsiyet lime lime olur her bir günün sabahında.

İhtimaller denizinde bile bunların yerleri yok,
Hesaplarının sağlam bir temeli yok, hesap çok.
Determinist bir sığlıkla hep bakarlar hayata,
Sürekli kusur bulurlar, binerler ölü ata.

Bırakın, yalanlarının dehlizinde kaybolsunlar,
Bırakın, o muazzam kibirle hep baş başa kalsınlar.
Güneş doğar, sis dağılır, hakikat kalır geriye;
Hakikat sonsuzluğa çıkar, ey laf ebeleri: nereye?..

Sözün şehvetiyle sarhoş, eylemin yetimi bunlar,
O sahte dünyalarında ne duyarlar, ne anlarlar.
Sırtlarında ne bir hırka var, ne de bir davanın izi,
Ama sorsan, hep onlar bezemişler bu denizi!

Bir ömür boyu hak yiyip, liyakatten dem vururlar,
Emek zayi olur iken kenarda sessiz dururlar.
Ne gencin elinden tutar, ne bir fikre can verirler,
Ancak parlak salonlarda boy gösterip gerinirler.

Vitrindeki boyaları dökülür elbet  zamanla,
Ne o cafcaflı ünvanlar kurtarır onları, ne de o yalanlar.
Şahsiyet denilen kumaş, tezgâhta emekle dokunur;
Bunların kof defterleri, kapağından okunur.

Varsın vızıldasınlar, dönsün yamuk o tekerlek,
Sen tohumu toprağa saç, elbette filizlenecek.
Gürültülü dalgalar kıyıda bir bir sönüp gider de,
Denizler asıl cevheri saklarmış hep derinde.

Mühür vurulsun artık bu beyhude tantanaya,
Sözün de bir haysiyeti var, harcanır mı bedavacıya.
Gün olur vitrin yıkılır, maskeler düşer, boya dökülür;
Günün sonunda herkes kendi kalibresince bükülür.

Ne o yalandan gıdaklamalar kalır geriye, ne boş vızıltı,
Tarihin eleğinden geçemez o sığ, o ucuz patırtı.
Liyakat ve şahsiyet kök salarken sonsuzluğa,
Laf ebeleri mahkûm olur o en koyu yalnızlığa.

Biz sözümüzü söyledik, özümüzü koyduk ortaya,
Gerek yok daha fazla, kof yankıyı uzatmaya.
Toprak tohumu bildi, gökyüzü şahit oldu;
Hakikat yankılanınca, geveze nefesin tuttu dilini yuttu...

Bu mevzuda perde kapandı,
Velvele bitti,
Hakikat yerini buldu.