Kibir, kendi özünün farkında ve idrakinde olmayanın düçâr olduğu musibettir...Çünkü kibir, insanın kendi hiçliğini örtmek için ruhuna giydirmeye çalıştığı eğreti ve rüküş bir zırhtır.
Özünü idrak edemeyen kişi, varoluşsal boşluğunu başkalarının üzerine basarak, onları yukardan seyrederek doldurabileceğini sanır. Oysa bilmez ki, basamak yaptığı her gönül, onu göğe değil, kendi kuyusunun daha da derinlerine çeker.
Bu musibetin en hazin tarafı, sahibini mutlak bir yalnızlığa mahkûm etmesidir. Kibirli insan, aynalara aşık bir narsist gibi sadece kendi aksini kutsarken, evrenin o muazzam ve iç içe geçmiş büyük ahengini ıskalar. Kulakları sadece kendi sesinin yankısıyla sağırlaştığı için, hayatın fısıldadığı hakikatleri ve gönülden gönüle kurulan o gizli köprüleri asla duyamaz.
Meritokrasinin, liyakatin ve gerçek şahsiyetin sustuğu yerde, kibrin gürültüsü başlar. Gerçek bir cevher, derinliğinin ve bütüne olan bağının farkında olduğu için vakurdur; tıpkı başı olgunlaştıkça öne eğilen bir başak ya da sonsuz uzayda kendi haddini bilerek dönen bir yıldız tozu gibi...
Kibir ise tam aksine, içi boş bir kabuğun rüzgarda çıkardığı kuru gürültüden ibarettir. Kendini her şeyin merkezi sanan bu yanılsama, kuantum düzeyindeki o muazzam olasılıklar ve bağlar denizinde, kendini tek bir doğrusal kibrit çöpüne hapsetmektir.
Nihayetinde, kendi özünün acziyetini ve aynı zamanda o acziyetin içindeki muazzam cevheri (bilinci) idrak edemeyen her ruh, kibrin sahte tahtında aslında kendi infazını bekleyen bir sultandan farksızdır.
Bu derin tefekkür yolculuğunda, "kendi özünü bilme" ve "şahsiyet"in önünde en büyük engel olan kibrin panzehiri ilmin aydınlığına sığınmaktır..
Bu noktada modern insanın varoluşsal sancısı kendi özünün mahiyetine dair cehaletidir...
Cehalet, bilginin yokluğu değil; insanın kendi varoluşsal gerçekliğine, yani "özün mahiyetine" gözünü kapamasıdır. Kibrin kök saldığı toprak, tam olarak bu körlüktür.
Özün mahiyetini bilmeyen insan, kendini sadece etten kemikten, ünvandan, makamdan ya da toplumsal rollerden ibaret sanır. Bu sığ algı, kişiyi kaçınılmaz olarak bir "varoluşsal mülkiyet" yanılgısına götürür: "Ben buyum, şunlara sahibim, öyleyse diğerlerinden üstünüm." Oysa bu, evrensel nizamı ve hakikati tamamen ıskalamaktür.
Bu cehalet sarmalını ve kibrin kaynağını şu temel dayanaklarla okuyabiliriz:
Bütünden Kopuş ve Hücreleşme Yanılgısı
Özün mahiyeti, parçanın bütünden ayrı olmadığını idrak etmektir. Yıldız tozundan bilince uzanan o muazzam evrimsel ve kozmik bağın farkında olan bir zihin, kibirlenemez. Kibirli insan, okyanustaki bir damla olduğunu unutup, kendini okyanusun sahibi sanan bir cahildir. Kuantum düzeyindeki o girift, birbirine bağlı kozmik dokuyu göremeyip; kendini yalıtılmış, doğrusal ve mutlak bir merkez zannetme cüretidir.
Şahsiyet ile Maskenin Karıştırılması:
Cehalet, kişiye takındığı sosyal maskeleri (ego) kendi "şahsiyeti" gibi yutturur. Hakiki bir şahsiyet, kendi sınırlarının, acziyetinin ve aynı zamanda bilincinin getirdiği muazzam sorumluluğun farkındadır. Özün mahiyetinden gafil olan ise, karakter inşa etmek yerine sadece imaj biriktirir. İmaj ise dışarıdan beslenmek zorundadır; bu besini almak için de başkalarını ezme ve küçümseme (kibir) mekanizmasını devreye sokar.
Liyakatin ve Cevherin İnkarı:
Kendi özüne cahil olan, başkasının özündeki cevheri de göremez. Hayatı bir liyakat ve adalet terazisinde değil, güç ve tahakküm ilişkisinde okur. Gerçek bir derinliğe ve içsel liyakate sahip olmayanlar, bu eksikliklerini kibrin yapay ve yüksek duvarları arkasına saklanarak örtmeye çalışırlar. Çünkü bilmezler ki, içindeki boşluk büyüdükçe insanın dışarıya vurduğu gürültü de artar.
Nihayetinde, "Kendini bilen, özünü hakikati bilir" düsturu, kibrin en mutlak panzehiridir. Özün mahiyetine dair cehalet ortadan kalkıp da insan kendi bilincinin kozmik aynadaki yerini idrak ettiğinde; kibir yerini vakur bir hayrete, derin bir tevazuya ve sarsılmaz bir şahsiyete bırakır. Ekilen her kibir tohumu, aslında ruhun kendi cehalet itirafından başka bir şey değildir.
Sağlık ve safâlıkla kalınız...
