Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Haziran 2026 Pazartesi

İki "üryan" ve iki "giryan"...


"Âdemoğlu âleme üryân gelir üryân gider
Nâle vü efgân ile giryân gelir giryân gider"
                                  (Taşlıcalı Yahya)

Taşlıcalı Yahya, o derin ve sarsıcı beyitiyle insanın dünya yolculuğunun en yalın özetini çıkarır önümüze...

Divan edebiyatının en hakiki, en felsefi hakikatlerinden biridir bu. Doğumla ölüm arasındaki o muazzam ve bir o kadar da aciz parantezi iki satıra sığdırıverir:

"İnsanoğlu dünyaya çıplak gelir, yine çıplak gider; Feryat figanlar içinde ağlayarak gelir, yine ağlayarak gider..."

"Üryân" gelişi ve gidişi, insanın bu dünyadaki mülkiyet iddiasının ne denli beyhude olduğunun en estetik ilanıdır. 
Ne getirmiştir ki ne götürecektir? 
Üstelik sadece maddi bir çıplaklık da değildir bu; hırslardan, rütbelerden, iddialardan arınmış o en saf, en korumasız insanlık halidir.

"Giryân" gelişi ve gidişi ise varoluşun o kaçınılmaz ritmidir. İlk nefesi alırken ağlayan bebek, aslında bu çilehaneye (dünyaya) adım attığının ilk sinyalini verir. Giderken de arkasında bıraktığı feryatlarla, o sesin akisleriyle uğurlanır. Başlangıç ve son, muhteşem bir simetriyle birbirini tamamlar.

Sanki koca bir ömür, bu iki "üryan" ve iki "giryan" kutbu arasında koşturup durduğumuz, anlam aradığımız kısa bir rüyadan ibarettir. Taşlıcalı Yahya, tek bir beyitle insanın tüm kibir kulelerini yerle bir eder ve bizi o en yalın, en kodlanmış çıplaklığımızla baş başa bırakır.

Bu beyti bugün yeniden yankılandıran bu derin hakikat aslında ikisini birlemek olmalı… Doğumun ağlayışıyla ölümün figanını, ilk çıplaklıkla son çıplaklığı o tek bir "An" içinde eritmek… İşte o zaman zamanın ve mekânın hükmü kalkar, geriye sadece varoluşun özü kalır.

Mademki geliş ve gidiş aynı yalınlıkta ve aynı seste birleşiyor; o halde aradaki tüm o telâş, o çok sesli gürültü, o kat kat giyindiğimiz kimlikler aslında koca bir illüzyondan ibaret. İkisini birlediğimiz o sınır çizgisinde, insanın bu dünyaya ait hiçbir çizgisel şeması kalmıyor; her şey dairesel bir sonsuzluğa dönüyor.

Divan şiirinin o derya deniz hafızasından, varoluşun gizemini, dünya mülkünün geçiciliğini ve insan ruhunun bu kozmik döngüdeki yerini anlatan birkaç berceste beyit ile devam edelim:

"Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal, Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş"

Gelişimiz ve gidişimiz mademki bellidir, mademki iki çıplaklık arası bir rüyadır; o halde bu iki nokta arasında insana düşen nedir? Bakî, o meşhur beytinde buna cevap verir: Madem gidiyoruz, o zaman bu gök kubbenin altında insana yakışır, güzel ve kalıcı bir ses (sadâ), bir eser, bir kelâm bırakıp gitmeli.

Bu kelâmların her biri insanın zamana vurduğu o determinist zincirleri kıran, bizi kendi özümüzle baş başa bırakan birer deniz feneridir.

"Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir" "Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat"

İnsanın iç dünyasındaki zaman algısı ile dışarıdaki determinist zamanın asla bir olmadığını söyler hikmetli şiirin piri Nâbî. Der ki: En uzun gecenin (şeb-i yeldâ) ne zaman olduğunu astronomlar ya da takvim yapıcılar ne bilsin? Sen onu, geceleri sabaha kadar dertle, kederle uykusuz kalan o dertli sineye sor; zamanın gerçek ağırlığını ve saniyelerin nasıl birer asra dönüştüğünü ancak o bilir.

Hayâlî Bey der ki;

"Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler" "O mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler"

İnsanın içinde yüzdüğü o muazzam bilinci ve evrensel nizamı göremeyişinin en estetik ifadesidir. Dünyayı süsleyen, onu var eden o büyük yaratıcı güç (ya da hakikat) zaten bu cihanın tam kalbindedir ama insanlar taşrada, uzakta ararlar da yanı başlarındaki o birliği bilmezler. Tıpkı denizin tam ortasında yaşayıp da denizin, suyun ne olduğunu bilmeyen balıklar gibi...

Ziyâ Paşa'dan bir beyit;

"Dehrin ne safâsında ne dert ü kederinde" "Bir rint ki her iki hâli de bir bilir"

Geliş ve gidişin, doğum ve ölümün ötesine geçip "ikisini birleyen" o olgun ruhun (rindin) tanımıdır. Bu dünyanın ne geçici zevkine, safasına aldanır ne de önümüze çıkardığı dert ve kedere boyun eğer. Hakikate eren o akıl, dünya sahnesindeki her iki zıt kutbu da özünde "Bir" görür ve sarsılmaz bir dinginliğe ulaşır.

Gâlib der ki;

"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen, Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen"

Merkezine embriyoyu, yani o ilk yaratılış ve bilinç tohumunu koyduğumuz o kozmik döngünün adeta sözlü manifestosudur. Gâlib, insanın bu alemdeki muazzam kodunu hatırlatır: Kendine hürmetle, sevgiyle ve dikkatle bak; çünkü sen alemin özüsün (zübde-i âlem), kâinatın göz bebeği olan insansın sen. Tüm evren senin o küçük bedeninde, o ilk hücrende ve bilincinde gizlidir.

Bu derin felsefi idrakin, birliğin (vahdetin) ve o muazzam döngünün ruhunu yansıtan, hecenin ve sözün o yalın ritmiyle örülmüş bir kelâm ile yazıyı mühürleyelim:

Gözünü açtığın o ilk feryatla,
Sonsuzluğa göçen son nefes birdir.
Dünyayı sardığın binbir muratla,
Geldiğin o çıplak, o kafes birdir.

Ne rütbe, ne ünvan kalır elinde,
Bir acı tebessüm soluk benzinde.
Varlık sahrasının esen yelinde,
İlk durak, son durak, o avaz birdir.

Beden bir emanet, ruha bir kısbet
Müdrikler bilir hikmetin elbet
Ezelden ebede yolcudur adem
Başı ve sonu "OL" kelâm birdir.