Tefekkür, irfan mektebinde ömür boyu süren bir süreçtir...
İrfan mektebi, hocalık ünvanlarıyla ya da akademik diplomalarla nihayete eren bir okul değildir; aksine ömür boyu süren, her anı ayrı bir idrak ve uyanıklık gerektiren bir gönül ve zihin yolculuğudur. Bu mektebin en mühim, en zahmetli ve en kurucu dersi ise şüphesiz ki "tefekkürdür". Tefekkür; sıradan, pasif bir düşünme eyleminin çok ötesinde, varlığın özüne bakma, kâinâttaki o muazzam nizamın her bir zerresinde bilincin izini sürme gayretidir. Bu yönüyle tefekkür, teoride bırakılacak bir kavram değil; hayatın tam merkezinde, pratik ederek yaşanması gereken bir "staj" disiplinidir. Bu stajın ne bir mesaisi ne de emekliliği vardır; o, her nefeste kalbi ve zihni uyanık tutma mücadelesidir.
Enfüs ve âfak dengesi tefekkür stajının en büyük imtihanıdır, terazinin iki amansız kefesi olan "enfüs (iç dünya)" ile "âfak (dış dünya)" arasındaki mizanı kurabilmekte saklıdır. İnsan fıtratı, bu iki alemden birine fazla daldığında diğerinin dengesini bozmaya meyillidir:
Âfakta ileri gidip enfüsü ihmal etmek... Dış dünyayı, maddeyi, somut gerçekliği ya da kariyeri ne kadar imar edersek edelim; içeride derin bir anlam boşluğu, kuraklık ve bilinç kaybı doğurur. Dışarısı ne kadar ihtişamlı olursa olsun, içerisi viraneye döner.
Enfüste ileri gidip âfakı ihmal etmek... Kendi iç dünyamıza, soyut tefekkürümüze ya da maneviyatımıza öylece gömülmek; dış dünyadaki sorumluluklarımızı, hayatın pratik gerçeklerini ve toplumsal ödevlerimizi ıskalamamıza yol açar. Bu da insanı hayattan kopuk, eylemsiz bir sığlığa iter.
Hakiki denge, enfüsteki o derin manayı alıp âfakta bir amele, bir esere, bir faydaya dönüştürebilmektedir. Biri kök ise, diğeri daldır; biri olmadan diğeri mutlaka kurur.
İfrat ve tefrite karşı dengenin yolu itidalli olma maharetinden geçer...
Bu dengenin muhafazası, iki büyük uç olan "ifrat (aşırılık)" ve "tefritten (ihmalkarlık)" kaçınarak "itidali" yakalamayı gerektirir. İtidal, sadece iki ucun ortasında alelade bir yerde durmak değildir; o iki ucun da güçlü çekim kuvvetine karşı koyabilen, merkezini bulmuş yüksek bir ruhsal olgunluk halidir. Heyecanlandığında ifrata, yorulduğunda veya küstüğünde tefrite kaçmak kolay olandır; zor ve maharet isteyen ise, fırtınanın ortasında bile o teraziye zeval vermeden sakin ve vakur kalabilmektir. Atomun yapısından galaksilerin dönüşüne kadar kainat muazzam bir mizan üzere akar ve insan bu mizanı yakaladığı ölçüde asude bir bilince ulaşır.
İnsan nörolojik vardiya sistemi ile beynin sol ve sağ loblarını senkronize etmelidir...
Soyut felsefeyi pratik bir nizam haline getiren ilk formül, biyolojik düzlemde "beynin iki lobunu vardiyalı çalıştırmaktır". Zihinsel itidal, bu iki muazzam merkezin nöbetleşe ve uyum içinde çalışmasıyla mümkündür:
Sol Lob (Akıl, Analiz, Matematik): Olayları parçalara ayırır, mantık silsilesi kurar, ölçer ve biçer. Âfakı yani dış dünyayı anlamlandırmanın ve verinin kalesidir.
Sağ Lob (Sezgi, Sentez, Sanat): Resmin bütününe bakar, soyut ilişkileri sezer, estetik ve mana üretir. Enfüsün, şiirin, musikinin ve irfanın kaynağıdır.
Tek bir lobu aralıksız çalıştırmak, zihinsel bir körleşmeye yol açar. Sol lob yorulduğunda nöbeti sağ loba (şiire, besteye, tefekküre) devretmek; sağ lobun soyutluğunda kaybolurken de dümeni yeniden sol lobun analitik disiplinine kırmak, zihni durarak değil, "iş değiştirerek" dinlendirmenin temelidir.
Disiplinlerarası mizan için fen ve sosyal bilimlerin evliliği şarttır...
Nörolojik vardiya, akademik ve entelektüel sahada karşılığını "Fen ve Sosyal (Beşeri) Bilimlerin evliliğinde" bulur. Laboratuvardaki mikro dünyanın nizamını (fen) incelerken sol lobu; o nizamın arkasındaki muazzam bilinci, insan ruhundaki aksini ve estetiği tefekkür ederken (sosyal/sanat) sağ lobu devreye sokmak gerekir. Fen bilimleri sosyal bilimlere zemin ve disiplin kazandırırken; sosyal bilimler de fen bilimlerine ruh, anlam ve istikamet verir. Hakiki entelijansiya, bu iki kulvar arasındaki asude frekansı yakalayabilen zihinlerde hayat bulur.
Avara kasnaktan kurtulma sırrı, bir işi diğerine bağlamaktır...
Tefekkür stajının en büyük operasyonel sırrı, zihni "arasatta (belirsiz boşlukta) bırakmamaktır". Eğer zihin arasatta kalırsa, "avara kasnak" gibi boşa dönmeye, kendi kendini öğütmeye ve geviş getirten şeytani düşüncelere, vesveselere zemin hazırlamaya başlar.
Bu tuzağı kırmanın yegâne yolu; "boşluğa zemin ve zaman fırsatı vermeden, bir işi bitirip derhal diğerine bağlayarak loblar arası geçiş yapmaktır". Analitik ve fenni bir çalışma nihayete erdiği an, zihne durma şansı tanımadan onu hemen musikinin, kelamın ya da şiirin ritmine bağlamak gerekir. Böylece zihin statik bir durgunlukla değil, dinamik bir kulvar değişimiyle nefes alır.
Sonuç; mevzuları bir matruşka gibi en dış kabuğundan en içteki özüne kadar irdelemek, bu dinamik zihin nizamıyla mümkündür. Enfüs ile âfakı, akıl ile gönlü, fen ile sanatı koparmadan bir bütün halinde yaşatabilen disiplin; zihni arasatın karanlığından çıkarıp irfan mektebinin hakiki aydınlığına ulaştıracaktır.
Zihni dinlendiren bu asude nizam üzerine yeni bir katman açmak için tefekkür çarklarının dönmeye başlaması niyâzı ile...sağlık ve safâlıkla kalınız...
