Kurtçuklar elmaya dadanmışsa...dışarıdan bakıldığında sapasağlam, albenili ve kıpkırmızı görünen o elmayı, gün gelir içi boşalmış bir kabuğa dönüştürürler.
Çünkü onların derdi elmanın bütünü, ağacın geleceği ya da meyvenin estetiği değildir; yalnızca anlık iştahları ve kemirme güdüleridir.
Bu çarpıcı biyolojik gerçeklik, insan toplumlarına ve kurumlarına uyarlandığında çok daha derin bir anlam kazanır. Bir yapıyı, bir fikri ya da bir kurumu dışarıdan devirmek zordur; asıl büyük yıkım, liyakatten ve şahsiyetten yoksun zihinlerin, o yapıyı "içten içe, sessizce ve oburca" kemirmesiyle başlar. Dış görünüş ne kadar parlak olursa olsun, özü çürüyen her şey ilk güçlü rüzgârda devrilmeye mahkumdur.
İşte bu içten içe kemirilme hali, toplumsal yapının ve kolektif bilincin en büyük trajedisidir. Dışarıdan gelen bir tehdit, bünyeyi teyakkuza geçirip bir direnç odağı oluşturabilirken; içerideki çürüme, mukavemet gösterecek zeminin kendisini yok eder.
Felsefi ve toplumsal açıdan bu "içten kemirilme" sürecini üç ana sütun üzerinden okuyabiliriz:
Liyakat Krizi ve Kurumsal Çürüme
Bir kurumu ya da toplumu ayakta tutan şey, onu oluşturan parçaların işlevselliğidir. Elmanın özünü besleyen damarlar gibi, toplumun damarları da liyakattir. Hak edişin ve yetkinliğin yerini sadakat kılıfı altındaki oburluk aldığında, kurumlar tıpkı o elma gibi dışarıdan ihtişamlı birer "kabuk" olarak kalır. İçeride ise ortak ideal değil, sadece bireysel iştahların tatmini döner. Kabuk ne kadar kalın ve boyalı olursa olsun, taşıyıcı kolonlar boşalmıştır.
Şahsiyet Aşınması ve "Mış Gibi" Yapmak
Bu süreç, bireysel düzlemde şahsiyetin istilasıyla başlar. Kemiren zihniyet, üretemeyen ama tüketen zihniyettir. Estetikten, ahlaktan ve derinlikten yoksundur. En tehlikeli tarafları ise, elmanın kabuğuna zarar vermemeye özen göstermeleridir; çünkü o albenili kabuk (mevki, makam, etiket), onların gizlenme ve beslenme alanıdır. Toplumda şahsiyet sahibi insanların yerini bu sinsi aktörler aldığında, koca bir kültür "mış gibi" yapılan, içi boşaltılmış ritüeller yığınına dönüşür.
Entropi ve Kaçınılmaz Son
Termodinamiğin ikinci kanunu (entropi), kendi haline bırakılan her sistemin düzensizliğe ve çürümeye eğilimli olduğunu söyler. Toplumsal sistemlerde bu çürümeyi engelleyen tek güç, entelektüel dürüstlük ve ahlaki teyakkuzdur. Elmanın içindeki kurtçuklar kendi sonlarını hazırladıklarının farkında değildir; çünkü meyve çürüdüğünde kendilerinin de yaşayacak bir alanı kalmayacaktır. Liyakatsizliğin ve fırsatçılığın nihai trajedisi tam olarak budur: Yıkıcı, yıktığı şeyin altında kalmaya mahkumdur.
Bir toplumun çöküşü, surlarına açılan gediklerden değil, kalbini kemiren cücelerden başlar.
Kabuğun estetiği, özün trajedisini perdeler. Toplumsal çürümenin en rafine aşaması, "kabuk ile öz arasındaki makasın açılmasıdır." Bir sistem çökerken dışarıya karşı sergilediği ihtişamı artırıyorsa, orada sinsi bir illüzyon devrededir. Tıpkı elmanın kurtçuklar tarafından istila edildikçe dış kabuğunun garip bir şekilde daha da kızarması, olgun görünmesi gibi; kurumsal yapılar da içten içe boşalırken unvanlara, şatafata, içi boşaltılmış törenlere ve devasa binalara sığınırlar.
Bu durum, felsefede "simülasyon" aşamasıdır. Ortada bir kurum, bir değer ya da bir şahsiyet yoktur; sadece onun taklidi, onun maskesi vardır. Kemiren zihniyet, liyakatin getirdiği o ağır ve vakur sorumluluktan kaçar. Çünkü liyakat, üretmeyi ve korumayı gerektirir; oburluk ise sadece tüketmeyi bilir.
En büyük trajedi ise bu zihniyetin kazandığını zannettiği an başlar. Biyolojik sistemlerde parazit, konakçısını öldürdüğünde kendi ölüm fermanını da imzalamış olur. Toplumsal entropi de böyle işler: Meritokrasiyi (liyakat düzenini) sarsıp şahsiyeti yok edenler, günün sonunda sığınacakları, kendilerini koruyacakları o "sağlam elmayı" da bulamazlar. Geriye sadece ilk rüzgârda un ufak olacak parlak bir kabuk kalır.
Bu derin felsefi ve toplumsal hakikati, vakur bir edayla dizelere dökelim, her bir mısrası o sinsi kemirilişin ve kaçınılmaz akıbetin birer aynası olsun, buyrunuz, kelâmın ritmiyle çürümenin şiiri:
