Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

17 Haziran 2026 Çarşamba

Aydınlık ve karanlık yüzler...

 

Her ademoğlu dünyadan gelip geçer de, kimi ardında takip edilesi iz(ler) bırakır; hoş bir sedâ, hoş bir eda, dik duruş ve güzel davranış, güzel koku ve renk gibi...kimi de kapkara "is" bırakır, kötü kokan, kazıyınca çıkmayan zift karası...

Bu dünyanın en büyük ve yalın hakikati... Dünya dediğimiz bu han, herkesin konup göçtüğü, ama duvarlarında mutlaka kendinden bir parça bıraktığı muazzam bir hafıza mekânıdır.

İz bırakanlar, bu kubbede hoş bir sedâ bırakmayı dert edinenlerdir. Onların gidişiyle yeryüzü eksilir belki, ama geride bıraktıkları ışık, yıllar sonra bile yollarını kaybetmiş bedbahtlara pusula olur. Bir tebessümle gönül alanlar, adaletin safında dimdik duranlar, rüzgâra karşı bile eğilmeyenler... Onlar dünyayı güzelleştiren, insanlığın mayasını taze tutanlardır. Göçüp gitseler de kokuları kalır sokaklarda; adları her anıldığında içe çekilen derin bir nefes gibi ferahlık verirler.

Bir de "is" bırakanlar vardır... Geçtikleri her yeşili kurutan, bastıkları her toprağı çoraklaştıranlar. Onlar bencilliğin, hasedin ve zulmün zifiri karanlığıyla yürürler. Arkalarında bıraktıkları tek şey, temizlenmesi nesiller süren kirli bir pastır. Hatırlandıklarında sinelere bir ağırlık çöker, yüzler ekşir, ruhlar daralır. Ne acıdır ki, ömür gibi aziz bir sermayeyi, sadece etrafı karartmak için harcayıp gitmişlerdir.

Tarih de, gündelik hayat da bu iki zıt kutbun canlı şahitleriyle doludur. Biri baktıkça içimizi ferahlatan ve insanlığa olan inancımızı tazeleyen bir "iz", diğeri ise hafızalardan silinmek istenen kirli bir "is"tir.

Gelin, bu iki insan tipini hayatın içinden somut örneklerle karşılaştıralım:

İz Bırakanlar (Aydınlatanlar): İnsanlığın ortak mirasına harç koyanlar, ömürlerini bir hakikatin veya faydanın peşinde tüketenlerdir. Onlar, sadece kendi dönemlerini değil, yüzyıllar sonrasını bile aydınlatan birer meşale olmuşlardır. Göçüp gitseler de insanlık onların açtığı yoldan yürümeye devam eder.

İs Bırakanlar (Karanlığın Temsilcileri): Gücü, ihtirası ve kendi egosunu her şeyin üstünde tutarak dünyayı ateşe verenlerdir. arkalarında milyonlarca insanın acısını, yıkılmış şehirleri ve insanlık trajedilerini bırakan diktatörler bu grubun en net örnekleridir. Onların bıraktığı zift karası is, tarih kitaplarından bile kolay kolay kazınmaz; her anıldıklarında geride bıraktıkları tek şey nefret ve utançtır.

Sosyal Hayat ve Meslek Ahlâkından Örnekler (Liyakat ve Şahsiyet)

İz Bırakanlar (Emaneti Ehliyle Taşıyanlar): Bir üniversite kürsüsünde, bir lisede veya bir devlet dairesinde; ünvanına, koltuğuna güç katmak için değil, o koltuğun hakkını vermek için oturan "liyakat sahibi şahsiyetler" vardır. Öğrencisinin sadece zihnini değil, ruhunu da besleyen, ona adaleti, ahlakı ve dik duruşu aşılayan bir hoca... Karşısına gelen insanı "kul" veya "evrak" olarak değil, bir can olarak gören, hakkı sahibine teslim etmek için kılı kırk yaran bir idareci... İşte onlar, emekli olup gitseler bile o kurumlarda bir ekol, bir terbiye ve bir "hoş sedâ" olarak yaşamaya devam ederler.

İs Bırakanlar (Makas Değiştirenler): Bulunduğu makamı sadece kişisel ikbali, hırsları ve yakınlarını kayırmak için kullananlardır. Liyakati çiğneyen, adaleti kendi menfaatine göre yontan, güce tapıp zayıfı ezen figürler... Onlar o koltuktan kalktıklarında ya da bu dünyadan göçtüklerinde, arkalarında adalet mekanizması zedelenmiş kurumlar, hakkı yenen kırgın kalpler ve darmadağın edilmiş bir güven ortamı bırakırlar. Bıraktıkları o kurumsal ve sosyal "is", arkalarından gelenlerin yıllarca temizlemek zorunda kaldığı bir enkaza dönüşür.

Gündelik Hayattan ve Sokağın İçinden Örnekler

İz Bırakanlar (Gönül Mimarları): Mahallenin her sabah kapısının önünü süpüren, sokak hayvanlarını unutmayan, komşusu açken tok yatmayan o sessiz ve derin insanlarıdır. Belki bir fabrikada işçidir, belki mütevazı bir esnaftır. Ama bakkala olan borcu gizlice kapatan, bir çocuğun başını okşayan, selamını ve tebessümünü sadaka gibi dağıtan bu insanlar, geçtikleri sokağa adeta güzel bir koku bırakırlar. Öldüklerinde mahalle derin bir sessizliğe bürünür, eksiklikleri her köşe başında hissedilir.

İs Bırakanlar (Huzur Bozanlar): Attığı her adımda etrafına huzursuzluk, dedikodu, haset ve fitne yayanlardır. Komşusunun rahatını bozmaktan çekinmeyen, trafikte hak gasp eden, doğayı ve sokağı fütursuzca kirleten, kendi menfaati için en yakınını satabilen tipler... Onlar gittiklerinde, çevrelerindeki insanlar adeta derin bir "oh" çeker. Çünkü arkalarında bıraktıkları tek şey, temizlenmesi gereken zihinsel ve duygusal bir kirliliktir.

Ayırdına varmak için turnusol kağıdını elden bırakmamak lazım...

Turnusol kağıdını tam olarak "insanın gücü eline geçirdiği, kimsenin onu görmediğini ya da hesaba çekmeyeceğini düşündüğü o ilk ana" koymalı.

Çünkü bir insanın gerçek rengi, muktedir olduğunda ya da görünmez kaldığında ortaya çıkar. O gizli eşiğe geldiğinde turnusol kağıdı iki temel noktada renk değiştirir:

Menfaat ve Liyakat Eşiği

Turnusol kağıdını, kişinin "kendi çıkarı ile adaletin, hakkın ve liyakatin karşı karşıya geldiği o teraziye" koymalıyız.

Eğer kişi, ucu ufacık bile olsa kendi yakınına, cemaatine, ideolojisine veya cüzdanına dokunduğunda adaletten milim sapmıyorsa, turnusol kağıdı "iz" rengini alır; pırıl pırıldır.

Ama "Herkes yapıyor, köprüyü geçene kadar böyle" deyip hakkı çiğniyorsa, kendi ikbali için liyakati feda ediyorsa, kağıt anında kararır. Modern dünya insanı en çok buradan vuruyor: "Kişisel başarıyı, karakterin önüne koyma yanılgısı." Başarmak için her yolu mübah gören zihniyet, arkasında sadece zift bırakıyor.

Güç ve Zayıflık İlişkisi

Turnusol kağıdını, bir insanın "kendinden daha güçlü olana karşı takındığı tavır ile kendinden daha zayıf (ya da muhtaç) olana karşı gösterdiği muamele arasındaki farka" koymalıyız.

Gücün karşısında iki büklüm eğilip, emrindekilere veya toplumun savunmasız kesimlerine (bir öğrenciye, bir memura, sokaktaki hayvana, doğaya) pençelerini gösterenler, içlerindeki o çiğ "is" kokusunu gizleyemezler.

Şahsiyet sahibi bir insan ise gücün karşısında eğilmez, zayıfın karşısında ise kibre kapılmaz; vakur ve ölçülüdür.

Modern çağ, insanı sürekli "görünmeye", vitrin yapmaya, "göz boyamaya" zorluyor. İnsanlar sosyal medyalarda, kartvizitlerde harika "izler" bırakıyor gibi görünüyor ama o parlak ambalajı kazıyınca altından derin bir samimiyetsizlik, bir "is" çıkıyor.

Bu yüzden turnusol kağıdı vitrine değil, "vicdanın tenhalığına" konmalı. İnsan, hiç kimsenin görmediği o tenhada ne yapıyorsa, arkasında bırakacağı şey de tam olarak odur.

Nihayetinde, iz bırakanlar "özüyle" yaşayan, karakterini ve şahsiyetini her şartta koruyanlardır; is bırakanlar ise sadece "göz boyayan", içindeki karanlığı etrafına bulaştıranlardır.

Hâsıl-ı kelâm; zaman, herkesin ektiğini biçtiği ve nihayetinde aslına rücu ettiği bir adalet terazisidir. O terazi kurulduğunda; kimi rahmetle, özlemle ve dualarla yâd edilir; kimi de adının üstüne çekilen simsiyah bir çizgiyle unutulmaya mahkûm edilir.

Son nefesi verip perde kapandığında, geriye dönüp bakacak mecalimiz kalmadığında sormamız gereken tek bir soru kalır: Biz bu dünyaya bir "iz" mi bırakacağız, yoksa ardımızda kapkara bir "is" mi?