Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Vadeli ömürde iz veya is bırakmak...

 

Ömür denilen tek seferlik vadeli hayatta: kimi bilgeleşirken, kimi sinsileşir, habisleşir...kimi gülyağı sürünür, gülsuyu ikrâm eder; kimi çürük yumurta gibi kokar kimi gübre gibi; kimi o ağaç gibi ki hem gölgeli ve meyveli, kimi meyvesiz, boybos göğe dek uzanmış kibir kumkuması tozutan kavak gibi...

Hadi kapıyı araladık, o kapıdan içeri sızıp, biraz daha yürüyelim...

Kimi o ömür yolculuğunda her badireden bir ibret devşirip kalbini genişletir, aktıkça durulan bir nehir gibi berraklaşır; kimi vurduğu her kıyıda biraz daha tortu bırakır, hırsın ve hasedin bataklığında katılaşır.

Kimi vardır, dokunduğu ruhun söküğünü diker, hüzne ortak olur, kelâmından sükûnet damlar; kimi de pusuya yatmış bir avcı gibi açığını kollar, kelimelerini birer zehirli ok gibi fırlatmak için pusulasını hep karanlığa ayarlar.

Biri "çınar" gibidir; kökleri toprağın derinlerinde, gövdesi rüzgâra göğüs geren, gölgesinde yorulanın soluklandığı, kuşların yuva kurduğu bir sığınak... Öbürü ise "ısırgan otu" gibidir; ne gölgesi vardır ne meyvesi, sadece yanından geçene acı verir, dokunanı yakar ama sorsan kendini dağların şahı sanır.

Kimi yaşadıkça hafifler; hırslarını, egolarını, "ben"lik kavgalarını yolda birer birer dökerek arınır. Kimi de yaş aldıkça heybesine daha çok taş doldurur; kibir, tamah ve riya yüküyle kamburlaşır da yine de tepeden bakmaktan vazgeçmez.

Kapıyı ardına kadar açtık şimdi... bu hanın koridorlarında en çok hangisinin ayak seslerinin yankılandığını irdeleyelim biraz...

Hepsinden çokca var da, gül kokulu bilge nadirattan sanki...

Bu fani hanın kalabalığı hep o gürültülü, kokusu etrafı bulandıran takımla dolu. Kavaklar göğe uzanıp güneşi kapatır, ısırganlar paçaya dolanır da, insan dönüp bir nefes huzur aradığında o "gül kokulu bilgeleri" bulmak her çağda nadirattandır.

Çünkü bilgeleşmek, akıntıya karşı kürek çekmektir. İnsan kalabilmek için nefsini her gün bir mermer gibi sabırla yontmayı gerektirir.

O gül kokulu bilgeler ki:

"Gölgesiz güneş"tirler. Kendi varlıklarını bir kibir vesilesi yapmazlar. Bildikçe eğilirler, başak misali. Başkalarının hatasını setreder, yüzlerine vurup ezmezler.

"Kelâmı şifadır" onların. Konuştuklarında etrafa gülsuyu serpilir gibi bir ferahlık yayılır. Hakikati söylerken bile incitmeden, gönül kırmadan, ruhun söküğünü dikerek fısıldarlar.

Onlar "Gönül gözüyle görürler". Dünyanın geçici heveslerine, ünvanlarına, alkışlarına eyvallahları yoktur. Onlar, yıldız tozundan süzülüp gelen o ilâhî bilincin ve asıl cevherin peşindedirler.

Zaten hayatı katlanılır kılan da o nadide insanların bıraktığı kokudur. Onlar sessizce yaşar, sessizce göçerler ama geçtikleri iklimde her daim bir bahar esintisi bırakırlar. Çürük yumurta kokusu rüzgârla dağılır gider, kavaklar bir gün devrilir ama o gül kokusu, zamanın ötesinde bir sadâ olarak baki kalır.

Mademki meydan o gül kokulu bilgeye ve onun bıraktığı hikmetli kelâma açıldı, sözü yine o vadinin ritmiyle, başladığımız o güzel yürüyüşün havasıyla bağlayalım:

Kimi köksüz bir gölge gibi rüzgârın önünde savrulur, nereye gittiğini bilmeden ömrü tüketir; kimi de asırlık bir gelenek gibi durduğu yeri güzelleştirir, bastığı toprağa kimlik verir. O aziz bilgeler ki ünvanı, şöhreti, makamı bir kenara fırlatıp sadece "insan" olmanın kokusunu yayarlar. Varsın kavaklar tepeden baksın, varsın çürük kokuları ortalığı sarsın; vakti gelince hepsi toprağın bağrında eşitlenir de geriye sadece o gülsuyunun ferahlığı kalır.

Madem gül kokuluların izini sürdük; insan, bunca gürültünün ve "kavak" misali kibrin arasında, kendi ruhunu o nadide güle benzetebilmek için ilk nereden budamaya başlamalı kendini?

"Arife tarif gerekmez." Kapıyı araladık, "ayak" verdik; gerisi zaten o usul usul esen rüzgârın, gönülden dökülen kelâmın işi, çorap söküğü gibi geldi yumak oldu, idrakleri zorlamak ne haddimize, bu mecliste söz siteme değil, ahenge tabidir....

Lafı çok dolandırmayalım yine de, o fazlalıkları  fazlalık ve gereksizleri  bünyesinden atmış bilgelerin sadeliğine yakışan tek bir cümleyle mühürleyelim:

"Kibir, köksüz kavakları göğe yükseltir ama ilk fırtınada devirir; oysa bilgelik, gülün yaprağındaki kokudur ki rüzgâr estikçe dünyaya sirayet eder."

Hâsıl-ı kelâm; bu tek seferlik dünyada, o nadide kokuyu duyabilenlere ve o ayak izinden yürüyenlere selâm olsun. Sözün özü, ulu ereğin gayesi budur.