Arif ile Bön: Hayatı "Okumak" ve "Seyretmek" Arasındaki Derin Uçurum
Hayat, herkesin önüne aynı sayfayı açar; ancak her insan o sayfayı kendi idraki kadar okur. Kimileri satırların arasındaki saklı manaları, sessiz çığlıkları ve eşyanın arkasındaki hakikati tek bir bakışta sezer; kimileri ise en berrak görüntünün karşısında bile kör bir döngünün içinde kalır. İşte bu iki farklı insan felsefesi, kadim kültürümüzde iki kelimeyle mühürlenmiştir: "Arif" ve "Bön".
Peki, dünyayı bir arif gibi görebilmek ile bir bön gibi sadece seyretmek arasındaki o derin fark nerede başlar?
Zahire Takılmak ile Batına Nazar Etmek
Bönlük, sadece cehalet demek değildir; bönlük bir "görememe" ve "yüzeysellik" halidir. Bön insan, dünyaya sadece göz kapaklarının izin verdiği kadar bakar. Önüne konan bir nesneye, karşılaştığı bir insana ya da yaşadığı bir olaya sadece dış görünüşüyle, yani "zahiriyle" değer biçer. Kılık değiştirmiş bir hakikati, sade bir libasın altına gizlenmiş bir cevheri tanıyamaz. Çünkü onun kıstasları biçimseldir, kalıplara dayalıdır.
Arif ise "nazar" sahibidir. Bakmakla yetinmez, görür. O, eşyanın ve insanın dış kabuğunu delip özüne, yani "batınına" ulaşmayı bilir. Arifin gözü keskindir; mesleğinin, tecrübesinin veya gönül gözünün kazandırdığı o sezgiyle, en karmaşık durumların içindeki asıl manayı bir çırpıda ayırt eder. Sadelikteki ihtişamı, sessizlikteki feryadı ilk o fark eder.
Kelimelerin Ötesindeki Dil: Remizler ve Lisan-ı Hâl
İnsanlar sadece kelimelerle konuşmaz; asıl iletişim kelimelerin bittiği yerde, "lisan-ı hâl" ile başlar.
"Bön insan", iletişimi sadece seslerin ve harflerin harcanmasından ibaret görür. Sözün alt metnini, imasını, edebini ve taşıdığı derin felsefeyi kavrayamaz. Açıkça söylenmeyen her şey onun için bir bilinmezdir.
"Arif olan ise", şifreli dilden, sembollerden (remizlerden) anlar. Onun dünyasında az sözle çok mana ifade etmek bir asalet göstergesidir. İki arif karşı karşıya geldiğinde, hayatın en büyük çilelerini, zamana ve rızka dair en derin sırlar birer simgeyle, incitmeden ve israf edilmeden konuşulur. Arif, muhatabının frekansını yakalayan ve kelimelere ihtiyaç duymadan kalpten kalbe köprü kurabilendir.
Yanı Başındaki Hazineden Mahrum Kalmak (Mesafe Yanılgısı)
Hayattaki en büyük ironilerden biri, hakikate fiziksel olarak en yakın olanların, ona ruhsal olarak en uzak kalabilmesidir. Gaflet, insanı yanı başındaki cevhere karşı körleştirir. Bir insan, en yüksek makamlarda bulunabilir, en bilge insanların dizinin dibinde oturabilir veya hayatın en büyük imkanlarına sahip olabilir. Ancak zihin ve kalp uyanık değilse, o insan içinde yüzdüğü deryanın farkında olmayan bir balık gibidir. Kulak duyar ama akıl fehmedemez.
Hakikati anlamak için coğrafi bir yakınlık değil, kalbi bir yakınlık gerekir. Kalbi uzak olan, burnunun ucundaki gerçeği öğrenmek için kapı kapı dolaşmak ve bunun bedelini ağır ödemek zorunda kalır.
Hayat Sahnesinde "Farkı" Ödemek
Günün sonunda hayat, arif ile bön arasındaki dengeyi kendi adaletiyle kurar. Arif olan zât, hayatın şifrelerini çözebildiği için rızkını da, itibarını da, huzurunu da nezaketle harmanlar. Kimseyi incitmeden, bağırmadan, tabir-i caizse "ruhu bile duymadan" hakkı olanı teslim alır. Çünkü o, insan sarrafıdır; kimin neyi aradığını ve neyi feda edebileceğini çok iyi bilir.
Bön olan ise, kendi idraksizliğinin ve gafil duruşunun bedelini her zaman madden ya da manen öder. Hakikati kendi çabasıyla göremediği için, onu hep başkalarından "satın almak" zorunda kalır.
Karlı bir kış günü, biraz güneş açınca, pâdişâh lalasına "Haydi giyin, tebdil gezelim biraz" demiş ve tebdil-i kıyâfet ederek sur dışına çıkmışlar. Bakmışlar orada bir dere kenarında yaşlı bir adam deri tabaklıyor.
- "Selamünaleyküm usta!" demiş pâdişâh. Deri tabaklayan zât, başını kaldırmış,
- "Aleykümselam Sultân-ı Cihân" demiş. Pâdişâh bakmış ki adam boş bir adam değil,
"Hayrola demiş, altılarda ne yaptın ki, şimdi burada bu soğukta çalışırsın?"
"Sultânım demiş, altıyı altıya katmazsan otuz ikiye yetmiyor"
"Peki demiş gece kalkmadınız mı?"
"Gece kalktık ama ele yaradı Sultânım"
"Peki, sana bir kaz göndersem yolar mısın?"
"Hiç viyaklatmadan yolarım" demiş.
Biraz daha dolaştıktan sonra saraya dönerken, Sultân, "Lala! Biz o adamla ne konuştuk?" diye sorunca lalası "Vallahi Sultânım ben bir şey anlamadım" demiş. "Siz bir şey söylediniz, o bir şey söyledi ama ne konuştuğunuzu tam anlayamadım, hatta hiç anlayamadım".
Sultân, "Lala" demiş, "sen ki benim en yakınımsın, sen benim dilimden anlamayacaksın, yedi kat yabancı, ilk defa gördügüm adam benim dilimden anlayacak, olacak şey mi? Eğer bunu öğrenmezsen ben bilirim ne yapacağımı. Yarın akşama kadar sana mühlet, hallet bunu".
Pâdişâhın lalası çâresiz eteklerini toplamış koşa koşa gelmiş deri tabaklayan adamı bulmuş.
- "Selamün aleyküm"
- "Aleykümselam"
- "Ustacım, biz bugün buraya uğramıştık biliyorsun. Pâdişâhımızla bir şeyler konuştunuz. Dönderken Pâdişâh bana sordu, ben ne konuştuğunuzu îzâh edemedim. Evvelâ şunu sorayım. Biz tebdil geziyorduk; sen nereden anladın onun pâdişâh olduğunu ki 'Sultân-ı Cihân' diye selâmladın?"
- "Bu, Pâdişâhla bizim aramızda bir sırdır. Bunu öğrenmek için bir kese altın gerekir." demiş debbağ.
Vezîr, hemen çıkarmış, "Al" demiş, "haydi söyle"
- "Ben dericiyim, deriden kürkten anlarım. Pâdişâhımızın üzerinde o kadar pahalı bir kürk vardı ki, bunu ancak pâdişâh giyebilir dedim. Bu zât olsa olsa pâdişâhtır dedim. Onun için öyle selâmladım".
- "Peki, siz altılı maltılı bir şeyden konuştunuz, altıyı altıya katmazsan otuz ikiye yetmiyor filan dediniz".
- "Şimdi efendim o da bir sır" demiş debbağ.
Ona da bir kese altın vermiş. Keseyi verince debbağ demiş ki,
- "Efendim, yani altı ay yaz günlerinde niye çalışmadın da şimdi kışın bu soğukta bu işlerle uğraşıyorsun." dedi. Ben de dedim ki, "Altıyı altıya katmazsam olmuyor, senenin altı ay yazı ve altı ay kışı çalışıyoruz, yine de otuz iki dişe yetmiyor, yani karnımız doymuyor, geçinemiyoruz. Mecburen çalışıyoruz".
- "Peki demiş, bir başka şey daha sordu sana, geceleri kalkmaktan falan bahsetti, "Geceleri kalkmadın mı?" diye. Sen de, "Kalktık ama işe yaramadı, ele yaradı" dedin.
- "Efendim, o da başka bir sır" demiş. Bir kese altını daha aldıktan sonra, "Geceleri kalkmaktan maksat, 'çoluk çocuk yapmadınız mı?' diye sordu. Biz de, "Oldu ama ele yaradı, iki kızımız oldu, gelin olup gittiler, biz karı koca kaldık, kendi maişetimizi çalışıp kazanmak zorundayız dedim." demiş.
- "Peki, en sonunda bir kazdan bahsetti, 'Bir kaz göndersem yolar mısın?' dedi, o nedir?"
"Aman devletlim, onu da siz anlayıverin artık."
demiş. O da sensin diyememiş.
Ne derler; "arif olan anlar, lafın tamamı çocuğa söylenir..."
Gözümüzün uyanık, gönlümüzün arif olması, firaset ve basiret ehli olmak duasıyla...
