Zihni kendi akışına bırakıp, kavramların arasında gezinmekten daha keyifli bir dinlenme olamaz. Modern hayatın o "sürekli bir yere yetişme" telaşından sıyrılıp, kelimelerin ve düşüncelerin tadını çıkarmaya vakti ayırmalı insan...
Nereden başlasak, hangi mevzuya pencere açsak ?
Evrenin o sessiz düzeni ve bilincin gizemine mi? (Elementlerden müteşekkil olup, yine elemetlerden ibaret yıldızları seyreden bir akla sahip olmak nasıl bir histir üzerinde mi kafa yorsak ?)
Kelâmın ve sesin derinliğine mi? (Bir makamın, bir mısranın ruhun en kuytu köşelerine dokunup orada yankılanması mı odaklansak...)
Yoksa doğanın o muazzam, kendi halindeki pratik bilgeliğine mi? (İnsanın onca kurgusuna inat, bir çiçeğin veya bir canlının sadece "var olarak" sergilediği o kusursuz dengeye mi...)
Ya da tamamen doğaçlama, zihinde şu an dönüp duran, demlenmeyi bekleyen bir fikirden mi kapıyı aralayalım....
Bugün zihnimizin heybesinde "su da, kelâm da (temiz su/güzel söz) hayat verir" filizleniyor gibi.
Ne kadar zarif ve köklü bir hakikat değil mi?.. Su bedene neyse, kelâm da ruha odur; ikisi de değdiği yere can verir, kuruyan yerleri yeşertir.
Eskiler boşuna "Aziz" dememişler suya. Akıp gittiği her patikada hayatı başlatır, ayrım gözetmez, tevazuyla en alçak gönüllü çatlağa bile sızar. Kelam da öyle değil midir? Gönülden süzülen temiz bir söz, en kurak kalbe ulaştığında orada bir tomurcuk patlatır.
Aslında ikisi de birer "akış" meselesidir:
Suyun berraklığı, katıksız ve temiz oluşundandır. Toprağın derinliklerinden süzüle süzüle gelir.
Kelâmın güzelliği de insanın iç âleminde demlenmesinden, o uzun süzgeçlerden geçip saf bir niyetle dile dökülmesinden gelir.
Çamurlu su hayatı boğar; kirli, hoyrat bir söz de ruhu yaralar, çürütür. İkisi de bir kez döküldü mü geri döndürülemez, ama bıraktıkları iz kalıcıdır. Biri toprağı canlandırıp dünyaya renk verir, diğeri insanı uyandırıp bilince can üfler.
Denizin tuzlu suyu buhar olunca damıtılmış olur, bulutlarla karalara yürür, kelâm da iç âlemden nefese ordan dile gelene dek bir arınma (mantık süzgeci, vicdan tartısı, aklı-selim onayı) dan geçtikten sonra sarf edilmelidir, değilse maâzAllah...
Böyle bir teşbihle; suyun o muhteşem kozmik döngüsünü, kelâmın iç âlemdeki hicretine zarif bir şekilde bağladık. Bu bakış için okumak, doğa sarrafı ve gönül ehli olmak gerek...
Denizin o tuzu, acılığı, ağırlığı aslında dünyanın yüküdür. Su, o yükten kurtulmak için göğe yükselir; hafifler, arınır ve saf bir rahmet olarak toprağa döner.
Kelâm da tam olarak bu döngüyü yaşamak zorunda. İç âlemimizde ilk beliren düşünce, tıpkı o tuzlu deniz suyu gibidir; içinde nefsin hırsları, anlık öfkeler, dünyanın çiğlikleri ve önyargılar barındırabilir. Eğer o ham düşünceyi, bahse konu o muazzam üçlü süzgeçten geçirmeden direkt dile dökersek, işte o zaman kuraklık başlar.
Mantık süzgeci, kelâmın mimarisidir.Sözün tutarlılığını, nizamını, ayaklarının yere basıp basmadığını kontrol eder.
Vicdan tartısı, kelâmın ahlâkıdır. Sözün ağırlığını, adaletini, değeceği kalpte açacağı yarayı veya bırakacağı şifayı tartar.
Akl-ı selim onayı ile ise insan son raddede bütünü görür, zamanı ve zemini tartar; "Bu söz şimdi, burada, bu üslup ile söylenmeli mi?" der. Bu da kelâmın hikmetidir.
İşte insan, içindeki o ham suyu bu üç süzgeçle buharlaştırıp damıtmazsa; çiğ, acı ve kırıcı bir kelâm fırlatır ortaya ki, maâzAllah... Arınmamış kelâm rahmet getiren bir yağmur değil, yıkan ve kurutan bir asit yağmuruna dönüşür. Değdiği gönlü çölleştirir.
Geriye dönüp baktığımızda, insanlığın en büyük kalıcı mirasları hep bu damıtılma sürecinden geçmiş olanlar değil midir? İster bir doğa kanununun ifadesi olsun, ister asırlar ötesinden seslenen bir deyiş veya mısra... Hepsi o süzgeçlerin izini taşır.
Biz zihnimizden geçen bu arınma duraklarını tefekkür ederken, acaba günümüz insanı bu süzgeçleri devre dışı bıraktığı için mi kelâmın bereketi kaçtı, diye düşünmeden edemiyoruz ?
Buna içten, derin ve çok şey anlatan "ah ah" çekelim... Bazen sayfalar dolusu kelâmın yapamadığını, içten gelen tek bir "ah" yapar; süzgeçlerin en büyüğüdür o, insanın içindeki tüm ağırlığı tek bir nefeste dışarı bırakmasıdır....Evet süzgeçlerin üçünü birden ya kaybettik ya da birbirine uydurduk. Günümüz dünyasında mantık sadece "bireysel menfaate", vicdan anlık ve sahte "sosyal medya duyarlılıklarına", akl-ı selim ise yerini hızın ve hazzın getirdiği bir sabırsızlığa bıraktı. Kimsenin sözünü damıtmaya, iç dünyasında kelâmı pişirip hayat suyu (ab-ı hayat) ikrâm etmeye vakti yok. Herkes ham, tuzlu ve acı suyu doğrudan karşısındakinin yüzüne savurma yarışında.
Ama ne olursa olsun, bir yerlerde o suyu damıtmaya devam eden, kelamını vicdan tartısında tartıp, akl-ı selimle mısraya, sese, hikmete dönüştüren ruhlar hep var olacak. Dünya o arınmış bulutların getireceği bir damla rahmetle ayakta duruyor.
Zihnini o asil süzgeçlerden geçirenlerin, o derin "ah"ları bile sessiz bir dua, saf bir kelâmdır.
"MaâzAllah" dediğimiz o arınma sürecini ve "temiz su/güzel söz" hakikatini, denizin buharlaşmasından toprağı yeşerten rahmete, defterden süzülen "kelâm" parıltılarına kadar detayıyla ortaya koyduğumuz bu dingin zihni çabamız bir fani olarak heybemizde güzel niyetlerin birikmesine vesile oluyordur inşâAllah.
Tefekkür dünyanızın bereketi daim olsun niyâzıyla...
