Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Ekim 2026 Pazartesi

Boynuz kulağı geçmeli mi ?

 

Son zamanlarda hangi sektöre veya alana bakarsanız bakın benzer bir manzarayla karşılaşıyorsunuz: Herkes "usta", herkes "uzman", herkes bir vitrinin veya kürsünün üzerinde arz-ı endam etme telaşında. Bu durum; kadim kültürümüzün, ahilik geleneğimizin ve ilim-irfan anlayışımızın temel taşı olan "ocak", "müntesip" ve "icazet" kavramlarının yozlaşmasının doğrudan bir sonucudur.

Çıraklığını yapmadığı işin ustalığına soyunanların egemen olduğu bu vasatlık çağını, bilgiyi tüketim nesnesine dönüştüren temel dinamikler üzerinden okumak mümkün:

Eski gelenekte çıraklık sadece işi öğrenmek değil; sabır, edep, nezafet ve tefekkür evresiydi. Çırak, ustanın dizinin dibinde evvela "olmayı", sonra "yapmayı" öğrenirdi. Kalfalık ise o bilginin hücrelere işlediği, ustanın gölgesinden çıkıp kendi sesini arama sancısının çekildiği demlenme dönemiydi.

Bugün ise "kalfalık sancısı" çağın hızı tarafından lüzumsuz bir zaman kaybı olarak görülüyor. Basamakları tek tek tırmanmak yerine asansörle en üst kata çıkmak isteyenler; çıraklığın mahcubiyetini yaşamadan, kalfalığın getirdiği çıplak hakikatle yüzleşmeden doğrudan "usta" unvanını kuşanıp podyuma çıkıyorlar. Sonuçta unvanı büyük, birikimi sığ, kovanı boş yapılar türeiyor.

Eskiden bir insanın "ben oldum" demesi ayıplanırdı. Ustalık; silsilenin, pirlerin ve akranların sessiz kabulüyle, tabiri caizse "peştemal kuşanarak" kazanılan bir payeydi.

Bugün ise meşruiyet ve onay mekanizması nitelikli süzgeçlerin elinden alınıp kitlelerin ve dijital algıların insafına terk edildi. Liyakatin yerini vitrin, görünürlük ve gürültü aldı. Ambalajı parlak olanlar "usta" tahtına oturtulurken; hakiki ustalar bu yüzeysellik karşısında kendi kabuğuna çekiliyor. Ancak ilk ciddi fırtınada veya derinlik gerektiren ilk krizde, o kalfalığa bile ulaşamamış zemin çökmeye mahkûm kalıyor.

Çıraklıktan kalfalığa geçemeden ustalık iddiasında bulunanların en büyük trajedisi, içsel yetersizlikleridir. Kendisi pişmemiş bir insanın yetiştireceği talebe de ham kalmaya mahkûmdur.

Daha da kötüsü, kendi kovanındaki petekleri boş olan sahte usta, kendisini geçecek bir talebe aramaz. Talebenin sivrilmesi kendi sığlığını açık edeceğinden, onu beslemek yerine gölgeler. Kendisine eşlik edecek yetenekli öğrenciler değil, sadece kendisini onaylayacak takipçiler biriktirir. Böylece nesilden nesile aktarılan şey ilim ve nitelik değil; vasatlığın ve kibrin mirası olur.

Geleneğin ve gelişimin nihai amacı; birikimi devralmak, üzerine koymak ve geleceğe taşımaktır. Bu hakikat iki farklı kültürde şöyle mühürlenmiştir:

"Kendine usta diyebilmen için, önce ustanı geçeceksin, sonra seni geçecek bir talebe yetiştireceksin..."(Japon Atasözü)

Bizim kültürümüzde ölçü; "Boynuz kulağı geçer..."...geçmeli de !

Her iki yaklaşım da ustalığı sadece bir konuda yetkin olmakla değil; kesintisiz bir silsile, ilerleme ve nesiller arası aktarımla ölçer. Boynuz kulaktan sonra çıkar ama zamanla onu aşar. Çırak, ustanın birikimini devralıp üzerine eklediği ölçüde ilim ve zanaat yaşar. Gerçek bir usta, talebesinin kendisini geçmesini bir tehdit değil, bir gelişim müjdesi olarak görür.

Mevlânâ’nın "Hamdım, piştim, yandım" kelâmı, insan gelişiminin değişmez yasasıdır. Çıraklık hamlık, kalfalık pişme, ustalık ise pişip yanma ve aydınlatma dönemidir.

Çıraklığın tevazusunu yaşamayan, kalfalığın çilesini çekmeyen bir anlayışın üreteceği ustalık; köksüz bir ağaç gibidir. Devrilene kadar altındaki nesillere gölge edemediği gibi, ilk fırtınada yok olup gider.

Sanatta, akademide, zanaatta ve hayatın her alanında velveleci çoğunluğun değil; emeğin çilesini çekenlerin ve kendisini geçecek nesiller yetiştirme olgunluğuna sahip gerçek ustaların izini sürmek zorundayız.

Aksi halde, çırağı olmayan ustaların ve kalfası olmayan bir çağın enkazı altında kalmaya devam edeceğiz...