Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

2 Ekim 2026 Cuma

Hüznü güzeldir güzün...

 

Güz, doğanın kendi elleriyle çektiği derin bir "Ah!" gibidir. Yazın o cömert, gürültülü ve kendinden emin neşesi yerini, ağırbaşlı bir sükûnete ve içten bir tefekküre bırakır.

Güz mevsimi gelince güller solar, yapraklar sararır, dalında kalmış meyveler pörsür ve giderek çürür... yavaş yavaş dökülürler toprağa takvim yaprakları gibi bir bir...

Bu tablo, sadece bir bitişin veya soluşun hikayesi değil; aslında toprağın altındaki yeni bir hazırlığın, sabırlı bir dinlenmenin ve hayatın kendi içindeki o sarsılmaz döngünün en saf ifadesidir. Yaprak sararıp düşerken bile, toprağa bir hırka gibi serilir; meyve pörsüse de çekirdeğindeki özü, geleceğin baharlarına emanet eder.

Hüznü güzeldir güzün; insana kendi ömrünün takvim yapraklarını, geçen zamanın asil akışını ve asıl hazinenin iç dünyamızda birikenler olduğunu hatırlatır.

Belki de bu yüzden güz, insanı ruhuna en çok iten mevsimdir. Yazın o savruk kalabalıkları dağılır, sokaklar ve nihayetinde insanın kendi iç kalabalıkları da çekilir; geriye kalan kendi hakikatiyle baş başa olunduğu bir dem başlar.

Ağaçların yapraklarını dökmesi bir eksiliş gibi görünür göze; halbuki o, yükünden arınmadır. Fazlalıklarından, gururundan, yaz boyu taşıdığı o gösterişli yeşilin kibrinden vazgeçip özüne, köküne sığınmasıdır. Toprağa düşen her yaprak, "Artık buradayım, gerisi yalan" der gibi bir teslimiyet taşır.

İnsan ömrü de böyledir madem; takvim yaprakları eksildikçe, hayatın o gürültülü tahtaravallisi inişe geçer, suskunlaşır: Sessizliğin demlenir... O sessizlikte ne kırgınlıklara yer kalır ne de geç kalmışlıklara. Sadece "an"ın ve geçip gidenlerin o tatlı, melankolik rüzgârı kalır geriye.

Toprağa düşen o yapraklar, biraz da insanın kendi içindeki baharlara veda edip olgunlaşma demlerine yürümesini fısıldar gibidir. 

Güz biraz da insanın kendi kışına hazırlanırken yazdığı en sessiz şiir değil midir?

O sessiz şiirin en derin mısraları da belki tam bu noktada, o melankolik rüzgârın ardından süzülüp gelir.

Çünkü güz, sadece dış dünyadaki bir sararmadan ibaret değildir; insanın kendi içindeki fırtınaların dindiği, kelimelerin bile biraz yavaşladığı, sesin bittiği demdir. Yazın o iddialı renkleri yerini pastel, mahzun tonlara bırakırken, ruh da kendi kışının inşâsına başlar. O kış ki, bir ceza değil; dışarının gürültüsünden kaçıp sığınılan en sıcak, en emniyetli limandır.

İşte o limanda, insan rüzgârın pencereyi döven sesini dinlerken aslında kendi iç sesini duymaya başlar. Yılların unutturmaya çalıştığı anılar, geride bırakılan yollar, "iyi ki"ler ve "keşke"ler birer misafir gibi konuk olur o sessizliğe. Ne bir sitem kalır geriye ne de bir acele... Hayatın o telaşlı yılkı atı, güzün kapısında yavaşlar, dizginleri gevşer ve yolcu, asıl menzilinin neresi olduğunu idrak eder.

Toprağa düşen her yaprakta bir "veda" saklıdır evet, ama her veda biraz da yeni bir "merhaba"ya gebedir. 

Bu kadim hicran ve tefekkür ikliminde, mazide kalanların tatlı hatırasıyla yine bir şarkı mırıldanır içimizdeki ses...
Güzün yazdığı o şiir bitmez; sadece nokta konmaz sonuna, üç nokta ile bir sonraki bahara, o gizemli ve sabırlı bekleyişle devredilir. 


İçime hep hüzün doluyor / Yıldırım Gürses