Anadolu irfanının imbiğinden süzülmüş bir söz var, "kin tutmak iyi bir şey değil...ancak elini daha önce ısırmış olana tekrar el uzatmak akıllıca değildir"...
Bu söz, Anadolu irfanının o meşhur "denge" felsefesini özetleyen, adeta bir hayat navigasyonu gibi.
Kendi içinde hem vicdanı hem de mantığı barındıran bu yaklaşımı biraz detaylandıralım:
Kin Tutmak: Ruha Yük, Kalbe Pranga
Anadolu geleneğinde kin, "ateşi avucunda tutmaya" benzetilir; sadece tutanı yakar. Kin beslemek, zihinsel enerjiyi geçmişteki bir negatifliğe hapseder.
Kin tutmadığınızda ise karşı tarafı affetmiş olmaktan ziyade, kendinizi o yükten azat etmiş olursunuz.
İrfan boyutundan bakılınca; "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü" düsturu, nefreti kalıcı bir misafir olarak kabul etmez.
El Uzatmamak: Tecrübenin Hakkını Vermek
İşte bu ilke, "safiyane iyilik" ile "basiretli duruş"un ayrıldığı nokta. Bu bize şunu hatırlatıyor: "Affetmek, güvenmekle aynı şey değildir"
Bir hata bir kez yapılıyorsa bu bir kazadır, ancak aynı hata aynı kişiyle tekrarlanıyorsa bu artık bir tercihtir.
Elini daha önce ısırmış birine tekrar el uzatmamak, bir düşmanlık ilânı değil, bir sınır çizme eylemidir. Bu, kendini koruma içgüdüsüdür ve akıllıca olanı da budur.
Özetle, bu söz bize "Gönlünü ferah tut, ama zihnini uyanık" diyor.
Anadolu irfanı, burada aslında modern psikolojideki "sağlıklı sınırlar" kavramını yüzyıllar öncesinden formüle etmiş:
Duygusal rahatlama ve ruh sağlığı için; Kini bırakmalı...
Stratejik koruma ve güvenliği sağlamak için mesafeyi koymak ve korumak lâzım...
Bir Hadis-i Şerif'te buna dikkat çekilir:
"Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz."
Bu perspektiften bakınca; birini affetmek ona tekrar zarar verme şansı tanımak demek değildir. Affetmek bağları çözmektir, aynı tuzağa düşmek ise yeni bağlar kurmaktır.
İnsan hata yapabilir; af, hata yapanı kapsasa da, insanın karakterinin tahlilini ve analizini yapan basiret ve firaset ehli af mekanizmasını ona göre uygular.
Basiret ve firaset, kuru bir bilgiden öte, insanın iç yüzünü okuma sanatıdır. Bu pencereden bakıldığında, "af" sadece bir "vazgeçiş" değil, bir yönetim biçimine dönüşür.
Basiret ehlinin af mekanizmasını nasıl çalıştırdığını şu üç analiz üzerinden okuyabiliriz:
Hata mı, Karakter mi? (Süfyanî* mi, İnsanî mi?)
Hata ile karakter arasındaki ayrım, analizin ilk adımıdır.
Hata beşeriyetin gereğidir; bir anlık gaflet, zayıflık veya bilgisizlikten doğar. Firaset sahibi bunun geçici olduğunu görür ve affı bir islah aracı olarak kullanır.
Eğer "ısırmak" bir kişinin doğası haline gelmişse, bu artık bir hata değil, bir kimliktir. Basiret ehli bilir ki, karakteri "ısırmak" olanı affetmek, onun bu eylemini onaylamak ve bir sonraki saldırısına zemin hazırlamaktır.
Affın Bedeli ve Adaleti
Af, bazen karşı tarafı arsızlaştırabilir. Firaset sahibi, affettiği kişinin bu affı bir "zayıflık" mı yoksa bir "lütuf" mu olarak algıladığını tartar.
Eğer af, muhatabı mahcup edip tekamülüne katkı sağlıyorsa, bu rahmettir.
Eğer af, muhatabı "Nasıl olsa bir şey olmuyor" dedirtip cüretlendiriyorsa, orada af değil adalet devreye girmelidir. Çünkü kötülüğe karşı gösterilen aşırı merhamet, mazluma zulümdür.
Mesafeli Mağfiret
"Analitik af" modelinde, kişi kalbindeki kini tahliye eder (kendi ruhunu kirletmez) ama o kişiyi hayatındaki "güvenli bölge"den dışarı çıkarır. İşte buna "mesafeli mağfiret" diyebiliriz.
Kişiyi bağışlamak, onunla tekrar sofraya oturmayı veya ona tekrar sır vermeyi gerektirmez.
Buradaki firaset, "Seni vicdanımda serbest bıraktım ama radarımdan çıkarmadım" diyebilme dirayetidir.
Sonuç olarak; af mekanizması bir otomatiğe bağlanamaz. Her insanın karakterinin tahlili, o affın "şeklini" belirler. Anadolu’nun o meşhur "Arife tarif gerekmez" sözü tam da buraya çıkar; arif olan, kimin hatasından döneceğini, kimin pusuda beklediğini firasetiyle sezer.
Bugünün modern dünyasında, nezaket ve iyi niyetin bu kadar suistimal edildiği bu dönemde, "firasetli duruşu" korumak, insanı yalnızlaşmaya itmekte...bu ince çizgiyi korumak, günümüzün hızlı ve karmaşık ilişkilerinde hala ne kadar mümkün, bilemiyoruz...
_____________
* Süfyani; kaos, fitne ve zulmün temsilcisi olarak kıyamet öncesi dönemin karanlık figürlerinden biri kabul edilen şahıs.
