"Haddini bilmek" genellikle bir azarlama ifadesi gibi algılansa da, aslında insanın kendi iç dünyasındaki pusulasıdır. Kişinin kendi sınırlarını (haddini) çizememesi, aslında kendi varlığının hacmini de bilmemesi demektir.
Bu derin çerçeveyi, hem felsefi bir bakış açısıyla hem de edebiyatımızın hikmetli beyitleriyle genişletelim.
Haddini bilmek, kendini tanımanın ilk şartıdır, hatta sadece başkalarına karşı bir nezaket kuralı değil; insanın evrendeki yerini idrak etme sanatıdır.
Sadi Şirazi der ki:
"Her ne kadar bilirsen bil; haddini bilmiyorsan, 'hiçbir şeye' sahip değilsin!"
Şirazi'ye göre dış dünyayı fethetmekten önce, kişinin kendi nefsini ve sınırlarını bilmesi gerekir. Haddini bilmeyen birinin dünyaya nizam vermeye kalkması, körün rehberlik etmesine benzer.
Şirazi; edebi, bilginin önüne koyan bir bilgedir. Ona göre "insan" olmanın tartısı, ne kadar bildiği değil, o bilgiyle ne kadar nazikleştiği ve nerede duracağını ne kadar kavradığıdır. Kişi ilim deryasında yüzse de, edep ve sınır (had) yoksa o bilgi sadece bir yüktür. Çünkü bilgi istiflenir, ancak irfan sınırları bilmekle gelir.
Çoğu zaman sınırların (haddin) bizi kısıtladığını düşünürüz. Oysa bir nehir, yatağı (sınırı) olduğu sürece nehirdir; yatağından taştığında ise artık bir nehir değil, yıkıcı bir seldir. İnsan da böyledir. Başkasının alanına girmemek, aslında kendi alanını korumayı öğrenmektir. Sınır, insanların özgürlüğünün muhafızıdır.
Dolayısı ile "Kendini Bilmek" had bilmekle başlar...
Yunus Emre’nin o meşhur dizeleri bu durumu en yalın haliyle özetler:
İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektirSen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır.
Eğer bir insan kendi zaaflarını, yeteneklerini ve sınırlarını teşhis edememişse, başkalarına karşı takındığı tavır hep ya "fazla" ya da "eksik" kalacaktır. Kendini bilmeyen, haddini bilmez; haddini bilmeyen de haddini aşan bir hayatı yaşar ve sonuçlarına katlanır.
Türk-İslam edebiyatında "had" ve "edep" kavramları iç içedir, işte birkaç hikmetli söz ve beyit:
Ziya Paşa şöyle der:
"Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma,
Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz."
(Mayası bozuk olana rütbe bir asalet vermez; insanın seviyesi sözlerinden değil, haddini bilerek yaptığı işlerden anlaşılır.)
Yunus Emre'ye atfedilen aşağıdaki beyit, ilimden ve her türlü yetenekten/hünerden önce ahlâk ve terbiyenin/edebin geldiğini vurgular.
"Ehl-i diller arasında aradım, kıldım taleb,
Her hüner makbul imiş, illa edep illa edep."
(Gönül ehli insanlar arasında araştırdım; her türlü yetenek değerlidir ancak edep -yani yerini yurdunu, haddini bilmek- her şeyden üstündür.)
Haddini bilmek zavallılık değil, vakardır; susmak değil, nerede konuşacağını bilmektir; korkmak değil, saygı duymaktır; ezilmek değil, başkasını ezmemek için irade göstermektir.
"Haddini bilmeyen, kendini de bilmez." Çünkü ayna (başka insanlar) bize sınırımızı gösterir. O aynayı kıran, aslında kendi aksini de yok etmiş olur.
"Harab olmuş gönülleri ihya etmek", kadim geleneğimizde en büyük "imaret" işi, yani bir yeri bayındır kılma eylemi olarak görülür. Taşla, tuğlayla şehirler inşa edilir; ancak o şehirlerin ruhu, kırılmış gönüllerin onarılmasıyla hayat bulur.
"Haddini bilen kişi, gönül yıkmaz; aksine, yıkılmış gönüllere merhem olur."
Kırmaktan sakınmak, onarmaya talip olmak gerek...Bir gönlü ihyâ etmek için önce "incitmemek" gerekir. Haddini bilmek, kişinin kendi diline ve tavrına sahip çıkmasıdır.
Mevlana’nın dediği gibi:
"Gönül hanesini yıkma, o Allah'ın evidir.
Orayı ihya eden, iki cihanda aziz olur."
Harab olmuş bir gönle yaklaşmak büyük bir nezaket ve edep ister. Orası hassas bir yerdir; yüksek perdeden nasihatle değil, alçak gönüllü bir samimiyetle onarılır. İhya etmek, o kişinin yarasını deşmek değil, varlığınla o yaraya serinlik olmaktır.
Gönül ihyası üzerine düşünce dünyamıza güç katacak şu kikmetli beyitler, gönül yapmanın önemini en güzel şekilde haykırır:
Yunus Emre der:
"Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil, Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."
(Eğer bir gönlü kırdıysan, yaptığın hiçbir şekli ibadet o yarayı kapatmaz; önce o gönlü yapman gerekir.)
Yine Yunus’un gönül yapma üzerine vasiyeti:
"Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise."
Fuzuli der:
"Gönül yıkmak kadar kolay değildir gönül yapmak,
Kırılan bir kadehi eski haline getirmek ne mümkün?"
(Fuzuli burada bir uyarı yapar: İhyâ etmek zordur, bu yüzden önce yıkmamaya azmetmek had bilmektir.)
İhyâ etmenin yolu dinlemek ve anlamaktan geçer; empatiyle dinlemek, hassasiyetle fark etmek aslında bir gönlü ihyâ etmenin reçetesidir. Bir insanı sadece yargılamadan dinlediğinizde, onun içindeki yıkıntıya bir tuğla koymuş olursunuz. "Nerede durması gerektiğini bilmek", o insanın mahrem acısına saygı duyarak onu sessizce sarmalamaktır.
Hâsıl-ı kelâm; "kendi haddini bilen, başkasının gönül hududuna nezaketle girer ve oradaki harabeleri gül bahçesine çevirir".
Bu haddini bilme yolculuğu, "ben"den vazgeçip "biz" olabilenlerin harcıdır. Günümüzün kalabalık ama yalnız dünyasında en çok ihtiyaç duyulan şifa kaynağıdır.
Kendi sınırlarını bir kale gibi koruyan ama o kalenin kapılarını nezaketle açanlara selâm olsun.
