Hayat bir ikrâmdır, hatta insan olarak hayata gelmek, idrak sahibi olarak diğer canlılardan farklı olmak ise mühim bir ayrıcalıktır...Bu derin ve kıymetli bir başlangıç noktasından yürürsek; varoluşumuzu sadece biyolojik bir süreç değil de, bir "ikrâm" olarak görmek, beraberinde büyük bir nezaketi ve sorumluluğu da getiriyor.
Bu düşünceyi biraz irdeleyelim:
Varlık mertebesinde bir ayrıcalık sahibi olmaktır "İNSAN" olmak...Bir taştan ya da sadece içgüdüleriyle hareket eden bir canlıdan farklı olan insan, kâinâtı kendi penceresinden seyrederken idrak edebilen bir varlıktır.
Hayatın bize sunulmuş bir sofra olduğunu düşünürsek, insan bu sofranın sadece misafiri değil, aynı zamanda lezzetini takdir eden ve idraki sayesinde ona anlam katan tek şahididir. İdrak; görmek ve bilmek arasındaki farktır. Diğer canlılar hayatı "yaşar", insan ise yaşadığını "bilir". Bu "bilme" hali, sıradan bir farkındalık değil; evrendeki nizamı, estetiği ve hatta kendi faniliğini anlama yetisidir. İdrak sahibi olmak, bir çiçeğin sadece rengini değil, o rengin ardındaki sanatı ve hikmeti görebilmektir.
Eğer hayat bir ikramsa, bu ikramın hakkını vermek "liyakat" meselesine bağlanır. Kendine ve çevresine karşı duyarlı olmak, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmek ve bu kısa ömrü anlamlı bir iz bırakarak tamamlamak, bu büyük hediyeye sunulan bir teşekkürdür. Bu da "Emanete liyakat"ı gerektirir.
Akıl idrak eder ama gönül hisseder. Bu yüzden gönül gözüyle bakış önemlidir ve canlılar arasında sadece insana has bir bakıştır. Hayatın bir ikram olduğunu fark eden bir insan, her nefese bir şükür, her karşılaşmaya bir nasip nazarıyla bakar. Bu bakış açısı, modern dünyanın hırsları arasında sıkışan ruhu ferahlatan bir penceredir.
Mevzuyu biyolojik bakış ile başlayalım lirik ve irfani bakışla biraz daha irdeleyelim...
Maddenin sessizliğinden bilincin sesine, hücrenin mucizesinden ruhun derinliğine uzanan bir yolculuk yapalım biraz da...
Atomlardan gönül tahtına yolculuk, insana hayatın ikramıdır...Hayat maddenin sessiz dansı ile biyolojik bir mucize olarak karşımıza çıkıyor. Hayat, atomların sıradan bir araya gelişi değil, muazzam bir "oluş" bestesidir. Cansız elementlerin belirli bir nizamla dizilip bir hücreyi, o hücrenin de bir iradeyi doğurması, biyolojinin en büyük sırrıdır. DNA sarmallarında saklı olan o kadim bilgi, milyarlarca yıllık bir birikimin bugünkü nefesimize yansımasıdır. Bir canlının anatomisindeki her bir detay, her bir protein katlanması, tesadüfe yer bırakmayan bir sanatın tezahürüdür.
Buna göre; idrak biyolojinin bilince açılan penceresidir diyebiliriz. İşte insanı diğer hayat sahiplerinden ayıran o ince eşik, sadece hayatta kalma içgüdüsü değil, "idrak" dediğimiz o ışıktır, nurdur. Biyolojik olarak bir canlıyız; nefes alıyor, besleniyor ve çoğalıyoruz. Fakat insan, kendi varlığının üzerine düşünebilen, "Ben kimim?" diye sorabilen yegâne varlıktır. Akıl, biyolojik mekanizmanın direksiyonuna geçtiğinde, hayat sadece bir süreç olmaktan çıkar, bir anlam arayışına dönüşür.
İrfani bakışla insan, hayat ikramını gören göze sahip olan varlıktır. İrfan penceresinden bakılınca, bu biyolojik mükemmellik, büyük bir sofranın giriş kapısıdır. Hayatın bir "ikram" olduğunu fark etmek, dış dünyadaki nizamı gönül dünyasındaki huzurla birleştirmektir. Bilim bize "nasıl" yaşadığımızı anlatır; irfan ise "niçin" burada olduğumuzu fısıldar. Bir böceğin kanadındaki desende evrenin matematiğini görmek, bir kuşun sesinde ilahi bir kelamı duymak, ancak idrak sahibi bir ruhun harcıdır.
"Nefes ve Kelâm"'a odaklanarak bakmak "şükrün estetiği"dir...
Mademki bu hayat bize verilmiş bir imtiyazdır, o halde her nefes bir borç, her kelâm bir teşekkür olmalıdır. İnsan, kâinât kitabını okuyabilen bir dildir. Bu dünyadan geçerken sadece tüketen değil, üreten, estetik katan ve geride hoş bir seda bırakan bir varlık olmak, bu büyük ikrâmın asıl bedelidir.
Bu idrakin insan ruhunda yarattığı o lirik ve felsefi sonuca odaklanalım biraz da...İdraki, biyolojik bir basamaktan alıp ruhun zirvesine, o lirik ve felsefi sonuca taşıyalım. Mademki "hayat bir ikramdır", bu ikramı tadan ruhun hikâyesi şöyle derinleşebilir:
İdraki kuşanan ruhun büyük uyanışı ve bilinçli fark edişin ağırlığı ve zarafeti ile insan, evrende neyi temsil ettiğini anladığı an, biyolojik bir birim olmaktan çıkıp bir "mana" haline gelir. Diğer canlılar tabiatın içinde birer nota iken, insan o notaları dinleyen ve onlardan bir senfoni kuran tek kulaktır. Mes'elâ gökyüzünün maviliğini sadece bir ışık kırılması olarak değil, ruhun sonsuzluk özlemi olarak okumak; işte bu, idrakin ruhumuzda başlattığı o büyük lirik devrimdir.
İkramın sorumluluğu estetik bir duruş gerektirir. Hayatın bir "sunum" olduğunu fark eden ruh, artık bu dünyada hoyratça gezemez. Bu farkındalık, insana sessiz bir nezaket yükler. İrfan sahibi bir gönül için her çiçek bir mektup, her gün doğumu bir davettir. Bu idrak, felsefi olarak bizi "hayret" makamına taşır. Modern insanın unuttuğu bu hayret duygusu, aslında evrenin ihtişamı karşısında ruhun secde edişidir. Bilmek sadece zihinsel bir süreç değil, kalbin lisanıyla bu ikramı tasdik etmektir.
Geçicilikteki sonsuzluktur faniliğin tadı...Belki de idrakin en lirik meyvesi, faniliğin içinde sonsuzluğu arama arzusudur. Hayatın sınırlı olduğunu bilmek, o ikramın her damlasını daha kıymetli kılar. İdrak sahibi ruh, zamanın akıp giden bir su olduğunu görürken, o suyun içinde akseden ilahi güzelliği de yakalar. Bu, hüznün ve sevincin iç içe geçtiği, insanın kendi varlık şarkısını bestelediği noktadır.
Nihayetinde idrakin ulaştığı felsefi sonuç şudur: İnsan, kâinâtın özeti ve sözcüsüdür. Eğer hayat bir ikramsa, insanın bu dünyadaki yegâne vazifesi bu ikramı "idrak" ile taçlandırmak ve yaşantısını bir şükür kasidesine dönüştürmektir. "Kelâm", bu idrakin meyvesidir; "nefes" ise o kelâmı dünyaya duyuran aracı...
İnsanın bu ikram karşısındaki o mahcup ama asil duruşunu ve derin yolculuğunu kalbin ve aklın birleştiği o asil noktada, bir "gönül borcu" nişanesiyle mühürleyelim:
İdrak sahibi bir ruh için hayat, sadece tüketilip bitirilecek bir zaman dilimi değil; her anı özenle yaşanması gereken bir "ihsandır". Bakmak ile görmek arasındaki o uçsuz bucaksız vadi, insanın bu ikram karşısındaki duruşuyla şekillenir. Göz sadece maddeyi seçerken, idrak o maddenin içindeki manayı süzüp çıkarır. İkramdan ihsana giden süreci idrak edebilmek gönül borcudur...
Bu farkındalık oluştuğunda, insan kendi varlığından mahcubiyet duyan ama bir o kadar da o varlığın şerefini taşıyan bir "şahit" haline gelir. Artık her bakış bir dua, her dokunuş bir nezaket, her kelâm ise bu büyük sofranın sahibine sunulmuş sessiz bir teşekkürdür.
Zira bilmek, beraberinde bir mesuliyet getirir. İkramı fark etmek, o ikramı verenle kurulan gizli bir bağdır. Bu bağın adı ise liyakattir. İnsan, kâinâtın bu muazzam sessizliğinde, idrakiyle o sessizliği bozan ve "Gördüm, bildim ve minnettarım" diyen yegâne sestir.
Son kertede, hayatın bize sunulan bu eşsiz sofrasından kalkarken arkamızda bırakacağımız en kıymetli miras; ne mal ne de mülktür. O miras, idrakle yoğrulmuş bir ömrün, bir "gönül borcu" edasıyla zarifçe ödenmiş olmasıdır.
Hasıl-ı kelâm mevzu, "nezaket" ve "şahitlik" vurgusuyla, o irfani derinliğe kavuşmuş oldu sanıyorum, huzurda ve huzurlu olmak idrakiyle...
