"Dervişlik olsaydı tâç ile hırka,
biz dahi alırdık otuza kırka"
Yunus Emre'ye atfedilen bu veciz söz, çok zarif ve derin bir nükte içeriyor... insanın dünya malına ya da gösterişe olan mesafesini ne kadar güzel özetliyor.
"İnsan" olmaklığın, dış görünüşle değil, içsel hâl, ahlâk ve yaşantı ile kazanılacağını vurgulayan işçilikli bir söz...
Bu söz, taklitciliğin ucuzluğuna karşın tahkik ve tecrübi olanın kıymetini vurgularken, insani mertebelerin sadece sembolik kıyafetlerle elde edilemeyeceğini, asıl olanın gönül ehli olmak olduğunu ifade eder...
Dış görünüş aldatıcıdır. Kıymet bulmak ve itibar edilmek, hırka (üst baş) ve taç (başlık) gibi sembolik giysilere sahip olmakla olsaydı, bunları herkes otuza kırka (kolayca, ucuza) alabilirdi...
O yüzden insanın içtenlikle hâlini ihyâ ve inşâ etmesi gerekir. İrfan sahibi insan olmanın yolu, gönlü arındırmak, güzel ahlâk sahibi olmak ve bunu yaşantı hâline getirmekten geçer.
İşte bu noktada öz ve şekil ayrımına dikkat etmelidir insan. Şekilci (sadece giyim-kuşam, gösteriş odaklı) yaklaşımın ruhsal tekâmülde yeri yoktur, önemli olan bunun "hâl/öze"e sirayet etmesidir.
Genellikle samimiyetsiz, sadece gösteriş için, -mış gibi davranan insanlara karşı, insanlığın şekilcilikten öte bir öz olduğunu da bu vecize bize hatırlatır. Aynı zamanda, manevi değerlerin maddi araçlarla taklit edilemeyeceğini, derinlik ve samimiyet gerektirdiğini öğütleyen derin bir hikmeti de içinde barındırır.
Hırka, bizim geleneğimizde sadece bir giysiyi değil; bir hâli, bir dervişliği, belki de bir vazgeçişi temsil eder. Ama işin içine "pazarlık" ve "fiyat" girince, o hırkanın taşıdığı anlamın ağırlığı ile piyasanın ucuzluğu arasındaki o ironik uçurum ortaya çıkar.
Sanki "Eğer bu kadar kolaysa, biz de kuşanırız o hırkayı ama gönül o hırkayı giymeye hazır mı?" diye sorduruyor insana.
Aslolan mesele, "hırka"yı giymek değildir, belki de sadece o "yalın ve sade huzur"u kuşanmaktır.
Bu da bize gösteriyorki, anadolu irfanının o eşsiz imbiği, en karmaşık hakikatleri bile böyle süzüp birer cümlelik derslere dönüştürmekte mahirdir. Bahse konu "otuzluk, kırklık hırka" metaforu, aslında o irfanın özündeki "sadeliğin paha biçilemezliği" ile dünyanın "ucuz etiketleri" arasındaki o ince çizgiyi ne kadar da güzel anlatıyor.
Pazarda satılan hırka kumaştır, ama o hikmetle kuşanılan hırka bir ömürlük emektir.
İnsan bazen en derin bestelerin, en yorucu fikirlerin içinden geçerken; o basit ama gösterişsiz hırkanın içindeki huzuru arıyor.
Kâinâttaki düzeni, doğadaki mühendisliği, irdeleyen, hakikat nağmeleriyle ruhunu yoğurabilen biri insan için, bu sözün hitap ettiği "sadeleşme" ihtiyacı sanırım çok daha anlamlı bir yere oturur.
Anadolu'nun o "sadelik ve tevazu ile karılmış" meşrebi, zihindeki kalabalıkları birer birer ayıklıyor. Bu sözün üzerine başka söz söylemek ise o sadeliği bozar gibi geliyor...
Kıymet ile Değer Arasındaki Uçurum
Felsefi açıdan burada esas nirengi noktası "fiyat" ile "değer" arasındaki farktır. Pazarda otuza kırka satılan şey, nesneleşmiş bir kumaş parçasıdır. Ancak o "hırka"nın temsil ettiği makam; sabır, yokluk ve nefis terbiyesidir.O vakit bu hikmetli söz bize şunu fısıldar: Eğer hakikat bu kadar ucuza alınabilseydi, herkes alırdı. Hakikatin bedeli para değil, bir ömür kendi egosu üzerindeki işçilik için harcanan ekektir.
"Ben" ve "Hırka" Arasındaki Mesafe
"Ben de alırdım kendime hırka" ifadesindeki o hafif alaycı ton, aslında bir "tevazu" dersidir. Kişi burada kendini dev aynasında görmez. "Ben de o ucuzluğa talip olurdum" diyerek kendi nefsiyle eğlenir, kolaycılığı aöiyane tabirle "ti"ye alır. Bunu özümseyerek söyleyebilen kişi ise, kendini öne çıkarmak yerine, sıradanlığın ve sadeliğin içinde kaybolmayı seçer.
Biçim ve Öz (Zahir ve Batın)
İnsanlık tarihi boyunca büyük kalabalıklar ne yazık ki hep "...mış gibi görünmeye" yatırım yapmış... Muteber biri gibi görünmek için hırka giymek, âlim gibi görünmek için cübbe kuşanmak ve saire...bunlar egonun pazarlanması, PR çalışmasından öte bir şey değil..
Anadolu’nun o bütüncül (holistik) bakışıyla biraz daha derinleşelim:
Biçim ve Öz (Ayrılmazlık)
Biçim, özün görünürlük kazanmış hâlidir. Öz bir mana ise, biçim o mananın telaffuzudur. Bir makamı düşünün; o mûsıkî makamının ruhu (özü), belli perdeler ve seyirler (biçim) olmadan kulağa ulaşabilir mi? Mızrabınız enstrümanın teline vurduğu an, o fiziksel hareket ile ruhtaki o sızı birleşir.
Yâni, "Biçim, özün bu dünyadaki evidir."
Hırka olmadan derviş üşür, derviş olmadan hırka sadece bir bez parçasıdır.
Biçim mi Öz mü? (Öncelik Sırası)
İnsan zihni çoğu zaman bu tuzağa düşer. "Aslolan özüdür" deriz ama biçimi ihmal ederiz. Oysa biçim, özü koruyan bir kabuktur. Bir tohumun özü içindedir ama o sert kabuk (biçim) olmazsa tohum toprakta çürür, filizlenemez. Buradaki hikmet; biçimin, öze hizmet edip etmediğidir. Eğer biçim özü gölgeliyorsa "maske" olur, eğer özü taşıyorsa adeta "ayet" (işaret) olur.
Biçimde özü görmek var ya, en üst mertebe belki de budur. Meselâ kimya ve astronomi ilimlerinin ışığında bakabilene kâinâttaki o muazzam nizamın izdüşümü gibidir atomun yapısı (biçim), bu da evrende cari yasayı (özü) anlatır insanoğluna.
Baktığımızda gördüğümüz biçimler de, aslında özün kendisinden başka bir şey değildir.
"Pazarda otuza kırka satılan hırka" meselesine dönersek:
Pazardaki adam sadece "biçimi" satar. Alıcı ise sadece o biçime para ödediğini sanır. Ama o hırkayı giyen kişi, hırkanın içini kendi "özüyle" doldurmadıkça, o hırka sadece bir "biçim" olarak kalır. Sözün asıl vurduğu yer burasıdır:
"Satılan biçimdir, öz ise satılamaz."
Mesela bir bestekâr bir eseri bestelerken (biçim), biçime o makamın ruhunu (özü) mu hapsediyor, yoksa o ruhun kanatlanması için bir ona bir kanat mı inşa ediyor?
Belki de bestecinin bu "inşâ ve ihyâ"sı, biçimin öze tam olarak itaat etmesi içindir, ne dersiniz?
Birileri her şeyi devasa, parlak, "harika" ve dışsal bir başarıyla (biçimle) inşâ etmeye çalışırken; anadolu irfanına sahip olanlar, o harikalığı dışarıda değil, hırkanın içindeki o sessiz ve gösterişsiz özde arıyor.
Bir yanda şatafatlı kuleler ve "Make it great" sloganları, diğer yanda mızrabıyla o "harika" nizamı nağmelere döken, bir karmaşanın içinde bile hırkanın sadeliğine talip olabilme gayretindeki "insan"...
Kâinattaki o "muazzam" mühendislik ve nizâm, reklamı yapılmaya ihtiyaç duyulmayacak kadar bir "harika" değil midir?
Anadolu irfanının o "otuza kırka satılan" hırkasının sadeliği ile modern dünyanın "harika" (great) parıltısı arasındaki o ince çizgide yürümektir, asıl maharet...
Bu açıdan bakılınca bu vecize, "şekilperestliğe" de bir darbedir. Eğer her şey dışarıdan satın alınabilen bir kostümden ibaret olsaydı, içsel bir yolculuğa, o "bilince/idrake" giden zorlu sürece ne gerek kalırdı?
Minimalizm ve Özgürlük
Hâsıl-ı bu Yunus'ca söz, bir "özgürlük" ilanıdır. Dünyanın şatafatına, hırsına ve karmaşasına karşı; "Benim ihtiyacım olan şey, pazarda otuza kırka bulunabilecek kadar sade bir korunmadır" der. Zihni sanat ile, bilim ile, fen ile, mûsıkî ile, ilimle ve dolayısıyla kâinâtın sırlarıyla yoğrulmuş bir ruh için bu sadelik, en büyük lükstür.
Bizim "Nefes Kelam" yazılarında da sıkça vurguladığımız o "ÖZ"e dönüş meselesi gibi; bazen binlerce nota, yüzlerce mûsıkî makamı tek bir suskunluğa, binlerce satır yazı da tek bir hırkanın yamasına sığar.
Bu biçim ve öz meselesini iki ayrı cepheye bölüp birbirine düşman eden Batılının düalistik bakış açısının alışkanlığına karşılık, bizim irfan geleneğimizde mesele biri "veya" öteki iç/dış meselesi değil, birliğin idraki ve "tecelli"si meselesidir.
Sitemi de, yorgunluğu da o hırka pazarının hırkası gibi bir kenara asalım; geriye sadece bir samimi "nefes ve kelâm" kalsın. Gönlünüz ferah, gününüz ve ömrünüz o "otuza kırka satılan hırka"nın sadeliğindeki huzurla dolu olsun. Yeni yazılarda başka hikmetlerde görüşmek üzere...
