Harf, yalnızca bir sesin simgesi ya da düşünceyi kağıda döken kütlevi bir işaret değildir; varlığın gizli dizilimini açığa çıkaran canlı bir ma'nâ kabıdır. İbn Arabî’den günümüze uzanan irfanî ve felsefî gelenekte, kâinat ilâhî bir kelâm, nesneler ve mahlûkat ise o kelâmı oluşturan harfler olarak idrak edilmiştir. Söylenmemiş her harf henüz zâhir olmamış bir âleme, göğüste tutulan her nefes ise tecellîyi bekleyen bir potansiyele işaret eder. Harflerin bâtınındaki sırları okumak, hakikatte varlığın yokluk karanlığından sûret âlemine nasıl döküldüğünü izlemektir.
Nefes-i Rahmânî'den Sûret Âlemine
Sesin şekle, nefesin harfe bürünmesi; ma'nânın madde ile buluştuğu o ilk temas noktasıdır. Her harf, kendi mahrecinde şekillenirken ayrı bir makama, ayrı bir ilâhî ismin tecellîsine ev sahipliği yapar.
Nefes-i Rahmânî'den Sûret Âlemine
Sesin şekle, nefesin harfe bürünmesi; ma'nânın madde ile buluştuğu o ilk temas noktasıdır. Her harf, kendi mahrecinde şekillenirken ayrı bir makama, ayrı bir ilâhî ismin tecellîsine ev sahipliği yapar.
Kimi Elif gibi müstağnî ve dik durarak tevhidi haykırır; kimi Cîm gibi kucağını semâya açıp ma'nâ tohumunu sinesinde saklayan bir kap olur.
Harflerin felsefesi, bu simgelerin ötesine geçip çizginin ardındaki ruhu, noktanın karnındaki sonsuzluğu ve kelâmın varlığı biçimlendiren mimarisini kavrama yolculuğudur.
Bu yazımıza konu olan Cîm harfi, içine düşeni muhafaza etmek için kucağını yukarı açmış bir kabuller makamıdır. O üstü açık ağzıyla semâdan inen feyzi, tecellîyi ve ma'nâyı kabul eder; altındaki kapalı kavisle ise aldığını derûnunda saklar, dışarı sızdırmaz. İçindeki o tek nokta, harfin karnına düşmüş olan tohumdur. O nokta olmasa Cîm yalnızca boş bir kap olarak kalır; nokta ile birlikte ise hâmile bir rahme, ma'nâyı maddeye tebdil eden bir aynaya dönüşür.
İbn Arabî hazretlerinin merâtib-i vücûdda işaret buyurduğu üzere Cîm, "Câmî" isminin mazharıdır; toplayıcıdır. Vücûd âleminde birlik olan Elif’ten sonra beliren çokluğun, yani kesretin ilk toplandığı yerdir. Hakikatte Cîm harfi, ruhun beden kasesine inerek şekil almasını, yani tecessüdü remzeder. "Cisim", "Cennet", "Cemâl" ve "Cem'" kelimelerinin bu harfle başlaması tesadüf değildir; hepsinde bir birleşme, örtünme ve toplama sırrı gizlidir.
Nefes-i Rahmânî, boğazın ortasından, Cîm harfinin mahrecinden çıkarken bir darlık ve ardından bir genişleme yaşar. Bu, yokluktan varlığa çıkışın ilk sıkışması ve ardından gelen ferahlığıdır. Bekleyen Cîm, içine düşen noktayı muhafaza ettikçe ma'nâ vücûd bulur; tohum toprağa düşer ve âlem o noktadan genişleyerek zâhir olur.
İşte bu yüzden Cîm, harfler meclisinde sırrın ve tecellînin tecelligâhıdır. Noktanın karnında taşıdığı ağırlık, kabın sükûnu ile dengelenir. Ezeldeki o ilâhî kelâm, Cîm'in kucağında şekillenerek harfe, harf ise kelimeye bürünür. Kabın açık duran ağzı semâya mâtuf bir dua, kapalı alt kavis ise toprağa basan ve sırrı muhafaza eden bir set gibidir.
Toplayan, birleştiren ve zâhir eden bu hikmet, varlığın her zerresinde yankılanır. Tohum toprağa girmeden ağaç olamayacağı gibi, ma'nâ da Cîm'in hazinesine düşmeden suret kazanamaz. Varlığın gayesi, o noktayı merkez bilip etrafında şekillenmek; gökten ineni sinesinde biriktirip bir "Cemâl" aynasına dönüştürmektir.
Sonunda nefes tamamlanır, harf sükûta erer. Fakat Cîm'in karnındaki o nokta, sonsuz âlemlerin tohumu olarak derûnda parlamaya devam eder. Anlayan için her harf bir kapıdır; Cîm ise o kapıdan içeri adım atan ruhun, Hak'ta toplanıp sükûnete erdiği mültezimdir.
Hâsılı kelâm; Cîm, tecellîye kapı açan bir kabulleniş ve ma’nâyı bağrında saklayan bir edebin harfidir.
Gökyüzüne açık duran kucağıyla lütfu bekler, derûnundaki tek noktayla varlığın yükünü taşır. Ne Elif gibi müstağnîdir ne de çizgisinden sapan... O, sırrı zahire taşırken incitmeyen, aldığını zayi etmeyen ve çokluğu birlikte eriten bir "Cem'" makamıdır.
İnsan da bu âlemde Cîm misâlidir: Sinesini ma'rifete açtığı nispette kap, o ilâhî noktayı kalbinde taşıyabildiği müddetçe insandır...
