Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

27 Ocak 2026 Salı

"Vesile" ve "Asıl Kaynak" hakikati...

 

"Vesile" ve "Asıl Kaynak" hakikatini çok zarif bir şekilde anlatan meşhur "bir Allah kulu"nun hikayesine kulak verelim, ne dersiniz...

Bağdat Yolcusu

Eski zamanlarda, gönlü zengin ama cebi boş bir adem, kuraklık ve kıtlığın kasıp kavurduğu bir köyden geçerken susuzluktan bitap düşmüş. Yanında sadece çatlamış, suyu sızdıran eski bir testisi varmış. Adem, bir ağacın gölgesine çökmüş ve ellerini semaya açıp şöyle demiş:

"Ey kimsesizlerin kimsesi! Halimi sen biliyorsun, dermanı da sen verirsin."

Tam o sırada, atını dörtnala süren bir süvari bu ademin yanında durmuş. Süvari, onun perişan halini görünce heybesinden buz gibi su dolu deri bir tulum çıkarmış ve dervişe uzatmış. Adem suyu kana kana içmiş, artanı da o kırık testisine doldurmuş.

Süvari tam gidecekken ademe dönüp hafif bir gururla:

— "İyi ki oradan geçiyordum efendi, yoksa susuzluktan helak olacaktın. Benim sayemde hayata döndün," demiş.

Adem gülümsemiş ve gökyüzünü işaret ederek şöyle cevap vermiş:

— "Evlat, sen çok güzel bir vesilesin. Ancak beni doyuran senin tulumun değil, senin kalbine o 'durma' emrini veren, senin atının yolunu buraya düşürendir. Sen elini uzattın ama o eli bana ulaştıran O'dur. Sen benim için bir lütuftun, ama lütfun sahibi sen değilsin."

Süvari bu söz üzerine atından inip ademin elini öpmüş. O an anlamış ki; iyilik yapan aslında bir emaneti yerine ulaştırıyordu.

Anadolu irfanı, bu "vesile" meselesini öyle ince işlemiştir ki, ne kula haddinden fazla değer verip onu putlaştırır, ne de kulu aradan çıkarıp nezaketi terk eder. İrfan terazisinde denge şudur: "Müsebbib (sebep olan) Allah, sebep ise kuldur."

Gelin bu irfanı, hem bir hikmetli söz hem de bir "sır" ile derinleştirelim.

İrfan Sofrasından Bir Nükteli Söz

Eskiler der ki: "Vesileye teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmiş sayılmaz."

Buradaki incelik muazzamdır. Evet, her şeyi veren O’dur ama O, ihsanını sana bir kulunun eliyle gönderdiyse, o eli öpmek (yani teşekkür etmek) aslında ikramın asıl sahibine saygıdır. Çünkü o kul, o an ilahi bir senaryoda "iyilik memuru" olarak seçilmiştir.

Bir İrfan Tablosu: "Hızır Dokunuşu"

İrfan geleneğinde meşhurdur; bir dervişe sormuşlar:

— "Efendi, her kapıyı çalanı Hızır bil diyorlar, neden?"

Derviş cevap vermiş:

— "Çünkü Allah sana yardım göndereceği zaman, onu bir kulun suretinde gönderir. Eğer sen o kula 'ne gerek var, ben doğrudan Allah'tan bekliyorum' dersen, sana uzatılan eli itmiş olursun. O el aslında O'nun elidir, sadece beşer derisiyle örtülmüştür."

Şiirle Mühürleyelim:

Niyâzî-i Mısrî’nin şu beyti, irfanın özüdür:

"Halk içre bir ayineyim (aynayım), herkes bakar bir an görür, Her ne görür kendi yüzün, sanma ki dervişi görür."

Yani hepimiz birbirimize aynayız, birbirimize vesileyiz. Önemli olan o aynada yansıyan asıl ışığı fark edebilmek...

Bu irfan yolculuğunda düstur "İnsan insanın dermanıdır" olmalı değil mi?

Hasıl-ı kelâm; insan, bir başkasına yardım ettiğinde "ben yaptım" kibrine düşmemeli; yardım alan ise "sadece senden bildim" diyerek nankörlük etmemeli, vesile olanın kıymetini bilmelidir.